Mültecilere karşı malum ırkçı yaklaşımları dolayısıyla uzun süredir özel bir ilgiye mazhar olan Bolu Belediye Başkanı’nın konu olduğu son skandal bu zihniyetin insanlık için ne kadar dizginlenemez bir tehdit oluşturabildiğini göstermiş olmalı.

Kendisine malum sorunu konusunda yardım talebiyle yaklaşan bir kadının sarf ettiği sözlerin ne anlama gelebileceğini ortanın altında bir zekâya sahip birisi bile hiçbir yoruma ihtiyaç duymadan anlar aslında. Kalabalık ortasında o sözlerin maksadı da nesnel anlamı da besbellidir. Ancak dilin tabiatı gereği istenirse çekilebileceği yerler olur. Onları muhatabının istemediği, hele bu tür sapıkça anlamlara çekmek ayrı bir çaba gerektirir ve bu andan itibaren artık dinleyen kişinin fiilî tecavüzü başlamıştır. Üstelik onca kalabalık arasında.

Bu sözlere muhatap olan, kamuyu temsil makamında birinin, kendi iğrenç imalarıyla oluşan yeni, çarpık anlamı başkalarıyla paylaşma konusunda gösterdiği işgüzarlık da basit bir sapkınlıkla veya sapkınlığın teşhirciliğiyle bile geçiştirilemeyecek bir kabahat.

Yani olay sadece psikolojik bir sapkınlık olsa belki mazur da görülebilir, ancak bu sapkınlığın bir de insanlığa karşı, kadına karşı, kendisinden zayıf olana, kendisine emanet olana karşı bir hıyanet, bir taciz ve cürmümeşhut boyutu var.

Bolu Belediye Başkanı’nın kamuya mal olduğunda herkes tarafından hemen hükmü verilen bu sapkınlığının farkında olmaması bence işin asıl vahim boyutlarından. O pis ve imalı gülümseme yaptığı şeyin onaylanacağına dair duyduğu güvenden kaynaklanıyor. İşin asıl vahim tarafı da bu zaten. O, bu zihniyetinin toplumda ciddi bir alıcısının var olduğuna inanıyor ve ona fazlasıyla güveniyor. O gülüşün ima ettiklerini onaylayan geniş bir paylaşım alanı var ve ona hitap ediyor. Anlatım şekliyle haysiyetine tecavüz ettiği kadının “tesettürlü” oluşuna yaptığı vurgunun tavlayacağı kitleye güveni tam. Vaka da bu ve maalesef ki, toplumda bu sapkınlığın da ciddi bir alıcısı var. Tıpkı daha aşağılık olmayan mülteci karşıtlığı noktasında ortaya koyduğu siyasetin geniş bir alıcı kitlesinin çıktığı gibi. Doğrusu Bolu Belediye Başkanı’nın bu sözleri söylemesinden, bu siyasetleri izlemesinden daha vahim olanı bu onaylayıcı sapkın kitlenin varlığı.

Bolu’daki yabancılara hem Anayasa’ya hem bütün insanlık değerlerine meydan okuyarak ilan ettiği on katı su fiyatı uygulamasını aklı başında insanlar ilk duyduklarında bunu bir çılgınlık olarak görür ve ne aklın ne vicdanın kabul etmeyeceği bir hareket olarak önemsemeyebilirler. Oysa başkanın bu sapkınlığı savunurken sergilediği cüretkarlıkta da benzer bir alıcı kitleyle ciddi bir iletişiminin ve paylaşımının olduğu anlaşılıyor.

Esas tehlikeli olan da bu değil mi? Faşizm tabandan tavana doğru gelişen bir şeydir. İnsanlığın mahkûm etmiş olduğu ırkçı değer ve uygulamalar çoğu kez devlet tarafından topluma dayatılmaz, bu tür kışkırtmalarla uyanan, paylaşılan, paylaşıldıkça sıradanlaşan saldırgan sapkınlık bütün topluma, hatta devlete dayatılır.

Bu arada mülteci düşmanlığının kökeninde kendini üstün, imtiyazlı ve kendinden zayıf olanlara karşı sorumsuz görme duygusu vardır ki bu her türlü toplumsal şiddetin de kaynağıdır. Mülteciler kendinden zayıf, çaresiz ve savunmasız olduğu için onlara her türlü muameleyi reva görür bu zihniyet. Bu zihniyette güçlü olan kendinden zayıf olana karşı sadece sorumsuz değil, saldırgan olma hakkını da kendinde görür.

Çaresiz mülteciye karşı sergilenen tutum salt bir sorumsuzluk ve lakaytlık tavrı olarak kalmıyor saldırganlığa da hemen dönüşüyor. Kadın erkekten daha zayıf olduğuna göre ona karşı her türlü şiddet mümkün ve mubahtır. Kadın tesettürlü ise daha güçlü olduğu bir durumda açık kadın onu ezer geçer. Nitekim geçmişte ezmiş geçmiştir. Başörtüsüne karşı uygulanan dışlayıcı ayırımcı şiddetin baş aktörlerinin yine kadın olmasına niye şaşıralım bu durumda?

Konu böylece kadına şiddet olmaktan çıkar, güçlü olanın zayıf olana karşı duyması gereken ahlaki sorumluluk meselesi olduğu net bir biçimde anlaşılır. Nitekim kadının güçlü olduğu durumlarda, belli bir güce sahip olduğu durumlarda orantılı bir şiddeti kendisinden daha zayıflara karşı uyguladığını da görürüz. Mesela ünlü sosyolog Emile Durkheim, kürtaj yapan kadınları veya çocuklarına şiddet uygulayan kadınları bu çerçevede görmüştür. Mesele sadece kendinden daha zayıf olanlara, savunmasız, güçsüz ve muhtaç durumda olanlara nasıl davranacağımıza dair nasıl bir ahlaki temele sahip olduğumuzla ilgilidir.

Sahip olduğumuz gücü, bizden zayıf olanlara, mültecilere, kadınlara, tesettürlülere, zayıflara, yaşlılara, çocuklara şiddet değil bir şefkat, merhamet ve adalet kaynağı haline getirmemiz için bizi zorlayan bir ilkemiz, değerimiz veya motivasyonumuz var mı yok mu? Mesele bu.

Aynı Belediye Başkanı’nın koronavirüs salgını dolayısıyla şehrinde ölenler hakkında daha önce sarf ettiği sözleri siciline eklediğimizde, faşizmin mantık ve değer döngüsünü nasıl tamamladığını da görmüş oluruz. Ölenlere fazla üzülmek gerekmediğini, hepsinin zaten yaşlı veya bir şekilde “bir ayakları çukurda” olduğunu söyleyerek herkese yine skandal gibi gelen sözler hiçbir merhamet, adalet ve şefkate yer vermeyen faşizan zihniyetin kaçınılmaz sonucu. Mülteciye karşı tutum, kadına karşı, tesettürlüye karşı, yaşlıya karşı, sonra Bolulu sessiz vatandaşlara karşı tekrarlanır. Çünkü hepsinin temeli aynıdır: Kendinden daha zayıf veya çaresiz gördüğüne karşı sorumsuzluk, merhametsizlik.