Göçmenler konusunda çok ateşli muhalif görünen, göçmenlere karşı en radikal tedbirleri alıp hasbelkader girmiş olanları hiçbir şekilde merhamet etmeden göndermeye ateşli taraftar görünenlere şöyle bir öneride bulunsak mı? Mesela son on yılda Türkiye’ye şu veya bu yolla göç etmiş olanları değil, radikalliklerinin verdiği hıza uyarak daha da geriye, mesela 100-130 yıl öncesine gidelim. Bu tarihlerde bu ülkeye göç etmiş olanların hepsini bir şekilde geldikleri yere gönderelim desek?

Tabii muhal bir öneri bu diyeceksiniz. Elbette ki muhal. Ama bazen bazı gerçekleri daha iyi görmenin yolu muhal, hatta gerekirse absürt sınırlarda gezinmek olabiliyor. Ancak orada gezinince bazen içinde olduğumuz akıl dışı hezeyanın boyutları görülebiliyor. Çünkü hiç kuşkunuz olmasın, şu anda göçmenlere karşı en keskin düşmanlığı yapanların ilginç bir biçimde bu topraklara son 100-150 yıl içinde gelmiş olanlar olduğu görülüyor. Önemli bir kısmı köken olarak Türk bile değil. Ama bu ülke ve millet adına ırkçılık yapıyorlar. Bu yeterince tuhaf ve trajik değil mi?

Son yazımda aslında sadece bu çelişkiye değinen bir cümlem oldu. Meğer ne kadar derine dokunmuş ne kadar isabet etmiş ve o ölçüde de rahatsızlık vermiş. Bu ifadelerim manşetlere çekilip sosyal medya mecralarında inanılması güç bir kin, nefret ve linç hedefi haline getirildi. Bu linçe kışkırtanların belli ki başta ürettikleri ve tedavüle soktukları, herkesin klavyesine de yapışıveren bir klişe “biz Malazgirt’le geldik, burayı vatan kıldık, bu gelen savaş kaçkını, korkak göçmenlerle nasıl karşılaştırırsın?” sorusu.

Hangi akıldan çıkmış bir soru bu hayret. Soruları akıllılar sorar ama bu sorunun içinde zerre kadar akıl yok, gerçeklik duygusu yok, tarih duygusu yok, vicdan yok, izan yok.

Sosyal medya mecralarında hedef akıl değil zaten, duygular. Kimse aklıyla yazmıyor, tepkilerini düşünerek vermiyor. Sosyal medya mecrası sorgusuz süalsiz linçlerin veya holigan taraftarlığın mecrasına dönüşmüş durumda. Kimsenin sizden gerçekten cevap istediği, beklediği de yok. Zaten konuştuğunuzda bir noktadan sonra en çok karanlığa yumruk sıkmış oluyorsunuz.

Sorunun içinde akıl yok ama binbir türlü cehalet var. Sorsan en fazla 4., bilemedin 5. ceddini bilebilecek, ötesine dair hiçbir bilgisi olmayan herkesin bir anda kendini veya ceddini Malazgirt Meydanı’nda Alparslan’ın şanlı ordusunun bir neferi gibi iddia etmesi yok mu? Kendilerini oraya nispet etmenin, Alparslan Gazi’nin temsil ettiği değerler açısından elbette olumlu bir tarafı görülebilir. Ama ya az biraz da Alparslan’ın o temsil ettiği gaza, şehadet, cihad, nizam-ı alem değerlerinden de bir nebze nasiplenseler ya?

Alparslan’ın çocukları veya torunları CIA ajanlarının yetiştirmiş olduğu kışkırtıcı siyaset baronlarının dolduruşuna gelip zaten felaketlerden, katliamlardan kaçarak kendilerine sığınmış çaresiz, savunmasız, mazlum, zavallı insanları linç etmeye giderler miydi? Bu aşağılık linçe bir de kahramanlık pozları katar mı? Kanlara bulanmış o küçücük kız çocuğundan utanmadınız mı? Onu o hale Alparslan Gazi’nin hangi torunu getirebilirdi?

Emin misiniz Alparslan’ın torunları olduğunuza? Gidin öğrenin biraz Alparslan’ı, okuyun onu, onun okuduklarını, etkilendiklerini… Onunla kendiniz arasında bir alaka kurabilecek misiniz? Her şeyden önce Kur’an’dan etkilendi, Allah Resulü’nden etkilendi.

Kur’an, insanlara zulmetmemeyi, merhametli olmayı, adil olmayı, elindekini paylaşmayı, mazluma sahip çıkmayı, şükretmeyi, elindekiyle kanaat etmeyi, eninde sonunda öleceğini ve öldüğünde yaptığı ve yapabileceği halde yapmadığı şeylerin hesabını vereceği şuuruyla, imanıyla hareket etmesini emrediyor. Bu şuuru iliklerine kadar işlemiş olan Gazi Alparslan’ın çağında olsanız veya o sizin çağında olsa bu halinizle onun yanında yer almaz, ancak ona karşı savaşırsınız siz.

Bu arada “biz 1071’de Alparslan’la Anadolu’ya geldik” diyenlere sorasım geldi gerçekten: Ne malum? Nereden biliyoruz sizin ceddinizin o zamanlar Alparslan’ın yanında mı, yoksa ona karşı binbir türlü entrika çeviren grupların safında mı olduğunu? İspatlayın desek, kim yanaşabilir? Neticede Alpaslan zamanında herkes ona tabi değildi. Toplumun önemli bir kısmı ya ona karşı ya kurulu düzenin koruyucularının veya Batıni fitnebazların safındaydı. Ne kadar kolay bugün herkesin kendini tarihte bir büyük şerefli, asil, kahraman nispet etmesi. Yine de biz İslami ilkeyi hatırlayalım. Kimse kimsenin günahını veya sevabını üstlenmez. Herkesin yaptığı kendine.

Ama bu cahilce böbürlenmelere karşı ilmi hakikati söylemekten de geri durmayalım: Asıl kahramanlık o büyük kahramanın hatırasına asalak gibi yapışmanız değil ki. Asıl kahramanlık bugün onun sergilediği asaleti, cesareti, inceliği sergilemektir.

Oysa Alparslan bugün kanlı canlı gelse ne işin vardı diyecek adamlar, kalkmış onun aziz hatırasını en asalak biçimde sömürmeye kalkıyorlar.

“Önce gelenler” derken kastımız göç yoluyla gelenler olduğu yeterince açık değil mi? Tartışma bu toprakların vatan niteliği üzerine değil, göç hareketlerinin tarihi üzerine. Ama işi bu toprakları vatan kılma tartışmasına nasıl bir pişkinlikle getiriyorlar. Bunu yapanların çoğu dağdan gelip bağdakini kovmaya teşne, vatan mefhumundan zerre kadar nasibi olmayanlar.

Bir toprağı arazi olmaktan çıkarıp vatan kılan şeyin ne olduğunu siz nereden bileceksiniz? Siz Alparslan’ı, fethiyle Peygamber Efendimiz’in övgüsüne mazhar olmuş Fatih’i, Ertuğrul ve Osman Gazi’yi, Kudüs’ü haçlıların elinde bir gün daha görmenin bütün Müslümanlar için vebal olduğu şuuruyla hareket eden Selahaddin’i nereden anlayacaksınız?

Sizin vatan ufkunuz emperyalistlerin yüz yıl önce çizdiği daracık sınırlara hapsolmuş durumda.

O hapishanenizde müebbet yaşayın isterseniz, ama bu milleti o hapishaneye tıkma sevdanızdan da vazgeçin, tıkamayacaksınız.