Toplum, doğası itibariyle birbirinden farklı insanların, farklı ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklere siyasi eğilimlere sahip insanların yaşadığı bir yapıdır. Bu farklılıkların bir arada belli bir uyum ve ahenk, hatta bir işbölümü içerisinde yaşayabilmeleri biraz da o toplumun siyasi düzeninin kurduğu denge ile mümkün olabiliyor. Bu denge siyasi erkin toplumda sağladığı rıza düzeyi ile temin edilir. Toplumda mutlak rızayı temin etmek ise bütün kesimlerin tatmin edilmesi ile mümkün olur ki, bu zaten en zor hatta imkânsız bir şey. Bu kadar farklılığın oluşturduğu beklentileri hangi birleştirici unsur bir arada tutabilir?

Belki bu yüzden toplumda birbiriyle telafisi mümkün olmayan çıkarları ve beklentileri birleştirici-tutkal bir ideoloji, bir toplum hikayesi, bir millet tanımı, dolayısıyla ortak bir değerler bütünü bir arada tutabilir.

Millet kavramı belki bu yüzden bir arada yaşaması mümkün olmayan toplumu bir arada tutan en önemli harçlardan biri olarak çıkar ortaya. Bu milletin ırk, dil, hanedan, din veya bambaşka yeni bir hikâyeye dayanması mümkün. Önemli olan insanların bir arada yaşayabilmek için kendi çıkarlarından birliği temin etmeye yetecek kadar feragat edebilmeleridir.

Bu, aslında insanın toplumda yaşamasının bir nimet olduğunu idrak etmesi ve bu nimetin de bir borçlanma ürettiğini, bu borcu ödeyebilmek için de bir miktar tahammüllü, hoşgörülü olması gerektiğini görmesi demek.

Medeniyet bu borçluluğu idrak edenlerin kurabildiği bir yapıdır. Hepimiz birbirimize borçluyuz. Tabiata borçluyuz. Hepsinin üstünde Allah’a borçluyuz. Toplumsal işbölümü herkesi herkese borçlu kılıyor. Medine, yani medeniyetin özü olan şehir hayatı bu borçluluğumuzun en önemli ifadesi.

Kelime “din”den geldiği gibi “deyn”e uğrayarak gelir. Deyn yani borç. Borçluyuz, şehirde yaşayan herkese. Şehrin bize sunduğu imkanlar birer nimet ve bu nimette şehirde yaşayan herkesin bir katkısı var. Bu borcu ancak biz de kendi işimizi en iyi şekilde yaparak ve başkalarına da saygı ve şükran duyarak eda edebiliriz.

Herkes kendini borçlu olarak görürse şehir birbirine nezaketle davrananların kurduğu mükemmel bir dünyaya dönüşür. Oysa sorun herkesin kendini borçlu olmaktan önce alacaklı olarak görmesinden geliyor. Herkes borcunu görmediği halde alacaklı olduğu hissiyle hareket edip borcunu en agresif şekilde tahsil etmenin peşine düşüyor.

Elbette mantıksal olarak herkes bir şekilde birbirine borçluysa herkes birbirine karşı alacaklıdır da. Ancak işin kötü tarafı hiçbir borç duygusu taşımadan insanların alacaklı üstünlüğüyle hareket etmesi.

Bu şekilde tasvir edilmiş bir sahne ahlakı temellendirir daha ziyade, ancak tarafların ahlaka riayeti de siyasetin dinamiklerinden bağımsız olmuyor. Siyasal alan ise tam da bu noktada insanların borcundan ziyade alacağından yola çıkılarak düzenleniyor ve kaçınılmaz olarak bir çatışmalar alanına dönüşüyor.

Tam da bu yüzden ünlü Alman siyaset felsefecilerinden Carl Schmitt’in siyaseti dost-düşman ilişkisi olarak tanımlayışı ahlaki olarak kabullenilmesi zor ve acı olsa da maalesef fiilen geçerli olanı tanımlıyor. Bugün siyasetin bir dayanışma alanı olarak iş görmesi neredeyse imkânsız görünüyor.

İktidarın hep şikâyet ettiği, “muhalefetin ak dediğimize kara, kara dediğimize ak demekten başka bir şey yapmaması, hiçbir iyiliği takdir etmiyor olması, sürekli olumsuzluklara odaklanıp hep negatif bir söyleme rağbet etmesi” algısı siyasetin bu düşmanlık kuralının işleyişinden başka bir yere çıkmıyor.

Bu derin mevzuya biraz da yaşadığımız yangın afeti karşısında muhalefetin sergilediği tutuma bakarak giresim geldi.

Afetlerin bir toplumda ortak bir hassasiyet dili, duygusu ve tutumu geliştirmesi beklenir. Hatta afetler bir toplumun dayanışması için, dolayısıyla normal zamanlarda ayrışan hayatlar, bakışlar, tutumlar arasında bir yakınlaşma getirmesi beklenir, normalde öyle de olur. Oysa böyle bir afetin bile insanları daha fazla ayrıştırdığı bir manzarayla karşı karşıyayız. Çıkan afeti bile husumeti için bir malzemeye bir gerekçeye dönüştürme telaşı toplumun siyasetin dost-düşman telakkisine haddinden fazla kapılmış olduğunu gösteriyor.

Herhangi bir olaya bakışta muhalefette suhulet kalmamış. Kullandıkları dil tam bir kin, nefret ve düşmanlık dili. Ülkeyi sahiplenme tarzları, bu ülkede yaşayan herkese yer olduğu düşüncesine hiçbir yer bırakmıyor. Bu ülke bizim ve bu ülkenin seçilmiş yöneticileri tesadüfen bu ülkeyi seçimlerle de olsa ele geçirmiş düşmanlarmış gibi bakıyorlar.

O yüzden seçimleri bile şimdiden bir tasfiye ve kıyım için bir yol veya fırsat olarak gördüklerini ifade etmekten kaçınmıyorlar.

Bütün bunlara rağmen bir de kutuplaşmadan bahsetme pişkinliğini sergilemiyorlar mı? Gerçekte dışlayan kim, kutuplaştırıcı dili kullanan kim, çetelesini hatırlatmaya ne dersiniz?

Vakıa, bu anlayışın yönettiği zamanlardan da geçti bu ülke. Allah bir daha fırsat vermesin.