15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 5 yıl geçti. Türkiye tarihinin en müstesna olaylarından biri. Yeniden zihin ve düzen kurucu sonuçları olan bu hadisenin bir de travmatik etkilerinin olmaması mümkün değil. Neticede bir gün önce toplumun bütün kesimleriyle birlikte olağan bir hayat görüntüsü içinde olan onbinlerce insanın aldıkları bir talimatla toplumun geri kalanına karşı haince bir harekete girişmeleri sıkça karşılanan bir şey değil.

Belki bazı ayrışma zamanlarında Balkanlar’da, Anadolu’da bir gün önce normal komşuluk ilişkileri ve hukuku içinde yaşayan insanların bir anda birbirlerine düşman kesilmeleri gibi. Bosna savaşında bir gün önce tam da bu komşuluk ilişkisi içinde güle oynaya birlikte yaşamakta oldukları Boşnaklara bir gece ansızın düşman kesilen, onları öldürmekten çekinmeyen, kadınlarına tecavüz eden Sırpların hikayesi meşhur. Bu hikâye Kıbrıs’ta, Balkan Savaşları esnasında yine Müslümanlara karşı sıkça uygulandı. 1915’te erkekleri savaşta olduğu için savunmasız kalan Anadolu Müslümanlarına karşı kışkırtılan Ermenilerin durumu ve sonradan yaşananlar başka bir benzer örnek. Tarihte travmatik etkileri olan olaylar bunlar ve belli kavimler arasında giderilmesi kolayca mümkün olmayan sınırlar inşa ediyor.

Aslında FETÖ’ye bağlı Türkiye sathında oluşmuş koca bir topluluk vardı ve bu topluluk toplumun geri kalan kesimlerine karşı hiç de karşılıklı olmayan başka türlü duygular besliyormuş. Toplumun büyük kesimlerinin kendilerine karşı beslediği bütün hüsnü zanna, iyilik duygularına karşılık bu topluluğun kendi duyguları ve hesapları bambaşkaydı.

Yapının son derece kapalı ve hiyerarşik örgütlenmesi bu topluluğun kendi iç söyleminin dışa istenildiği şekilde aksettirilebilmesini sağlıyordu. O yüzden Şerif Mardin, böyle bir yapı üzerinde sosyolojik çalışma yapmanın zorluğunu çok daha önce tespit etmişti. Sosyolojik analiz yapmak zor, çünkü bu yapı sosyologlara kendini açmıyordu. Sosyologlara kendisini istediği şekilde, yani olmadığı şekilde aksettirme konusunda verileri çarpıtıyordu. Özellikle çarpıtılmış kan değerleri üzerinden hiçbir beden analizi yapılamazdı elbet.

Tam da bu yüzden 15 Temmuz günü, aslında onun öncesinde 17-25 Aralık’ta, bu yapı toplumun geri kalan kısımlarına karşı ne tür duygular beslediğini şok edici bir biçimde ortaya koyunca, Türkiye bir tür Balkan, belki Kıbrıs, Bosna veya Ermeni meselesindekine eş bir travma yaşadı. Hiç beklemediği, gayet iyi komşuluk ilişkileri yaşadığı bir kesimin kendisi hakkındaki meşum planlarının uygulamaya konduğu bir durumla karşılaştı. O yüzden olayı basitçe bir darbe teşebbüsü düzeyine indirmemek, anlamaya çalışırken o düzeyde bırakmamak gerekiyor. Olay bundan çok daha derin, çok daha karmaşık.

Gerçi olayı FETÖ’nün başarısız bir darbe teşebbüsü olarak görüp geçiştirebilmeyi çok isterdik. Doğrusu aradan gecen 5 yılın da artık bu yaşadıklarımızı daha soğukkanlılıkla ele alıp değerlendirmeye, bir toplumsal restorasyon üzerinde bile düşünmeye yeterli olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki, süreci yönlendiren akıl işin sosyolojisini, sosyal psikolojisini, toplumsal beden bütünlüğü ve sağlığını kaygılı ve kapsamlı bir biçimde gözeten bir akıl değil. Ortaya bir savaş çıktığında o savaşın ağaları da çıkar ortaya ve bu savaştan faydalanmanın yollarına bakıyor ve bu durum toplumsal beden bütünlüğünü ve sağlığını yeniden tesis etmeyi iyice zorlaştırıyor. Olayın sıcaklığı içinde kabaran öfkeler bir siyaset halini alıyor, oysa bunun ötesine geçip bu travmadan en sağlıklı bir biçimde nasıl çıkabileceğimizi uzmanlık bilgilerini ve bilgeliği devreye sokarak düşünmek zorundayız.

Kuşkusuz öncesiyle ve sonrasıyla 15 Temmuz operasyonunu yürüten mihrak tam da bu aklın, bu bilgeliğin devreye girmesini, ülkece ihtiyaç duyulan bir toplumsal restorasyon siyasetini ayrıca engellemeye çalışıyor.

Aradan geçen zaman, suçüstü yapılmış bir darbe ve ihanet teşebbüsünün faillerinden bir pişmanlık, hatta bir özeleştiri beklentisinin bile boşuna olduğunu gösteriyor. İlk zamanlar, olayın sıcaklığı içinde fazla devreye giremeyen savunmalar giderek bırakınız savunmayı pişkince ve ölçüsüz hayasızca bir saldırganlığa dönüşmüş durumda.

Baksanıza 15 Temmuz ihanetinin 5. yıldönümünde milletin sergilediği destansı kurtuluş mücadelesini anan, onları işleyen bir gündemden çok, o hain darbecilerin pişkince bu mücadeleyi sulandıran, 15 Temmuz’un bütün sorumluluğunu hükümetin üstüne atmaya kalkışan, bütün hakikatleri tersyüz etmeye çalışan vesveselerinin uğultusu kapladı ortalığı. O geceyle ilgili her detayla ve her kişiyle ilgili üretilebilecek her tür vesvese üretilip yoğun bir biçimde üflenmeye çalışıldı.

Vesvese bir propaganda biçimi. Bugünün propaganda teknikleri, sosyal medya-iletişim araçları vesvesesinin en etkili biçimde işlemesine, hakikati tersyüz etmesine imkân veriyor.

O gün hepimizin canlı canlı yaşadığı, 251 şehidin toprağa düştüğü, 2200 kişinin gazi olduğu meşum saldırıların hepsinin failleri suçüstü ortada ve hepsinin nasıl bir hiyerarşik düzen içinde FETÖ’ye bağlı olduğu ortada. Ama olayın sorumluluğunu bunun istihbaratını yeterince almamış olana, almadığı için tedbir almamış olana, almadığı tedbirler yüzünden neredeyse öldürülecek olan mağdurlara yükleyerek asıl failleri gizleyen uyanıklığı FETÖ’nün kendisi tek başına yapsa yine anlaşılır. Zaten bütün yaptıkları bu. Zamana oynayacaklardı, zaman geçtikçe vesveselerini daha sık ve daha pişkince tekrarlamak suretiyle bambaşka bir tarih algısı oluşturacaklardı.

Ama vesveseleriyle yazdıkları tarihe kulak vermekle kalmayıp ona sözcülük yapan, her fırsatta Erdoğan’ı ve AK Parti’yi FETÖ’nün palazlanmasının sorumlusu ilan eden ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu.

Onların tarihi tersyüz etmek üzere 15 Temmuz günü yayınladıkları yüzsüz ve yavuz hırsız gibi pişkin belgeselin kendileri dışındaki tek konuğu Kılıçdaroğlu. Sadece bu bile FETÖ’nün siyasi ayağını sap gibi ortaya koymuyor mu?

15 Temmuz üzerinden 5 yıl geçti, artık toplumsal restorasyon zamanı diyebilmeyi gerçekten çok isterdim, ama bu manzara maalesef her çeşit iyiniyetli girişimi ifsat etmeye yetiyor.