NATO liderler zirvesinde herkesin gerilimli geçmesini beklediği Erdoğan-Biden görüşmesinden çıkan beklenmedik sonuç daha uzun değerlendirmeleri hak ediyor. Bu sonuç, aslında hem Türkiye-ABD ilişkilerinde hem de Türkiye’nin yeni uluslararası ilişkiler düzeninde yeni bir konumlanışın ilk işareti. Uluslararası ilişkilerde dahi bazı radikal değişimlerin beklenenden çok daha kısa sürede gerçekleşebildiğini bu vesileyle görüyoruz. ABD’nin çekilme kararıyla birlikte Afganistan Hamid Karzai Havaalanı’nın yönetiminin Türkiye’ye bırakılması, Türkiye’nin mevcut imkanları, potansiyelleri hakkında yapılmış uzun değerlendirmelerin de bir sonucudur. Daha önce de söylediğimiz gibi Türkiye Afganistan’da NATO misyonuyla birlikte bulunduğu halde Afgan halkı tarafından NATO güçlerine gösterilen muameleden çok daha farklı bir makamda karşılanıyordu.

 

Afgan halkı, hatta Taliban bile Türk askerini sanki NATO’dan bağımsız bir kardeş ülke halkının askeri gibi karşılıyordu, hala da öyle karşılamaya devam ediyor. Hiç kuşkusuz bu konumu Türkiye’nin bu bölgede NATO veya NATO-dışı diğer uluslararası aktörlerden hiç kimsenin sahip olmadığı bir imkandır. Aslında Türkiye bu konumunu hem tarihi bağlarına hem de bu tarihte diğer aktörlerin girdiği türden olumsuz bir tecrübeyle gölgelememiş olmamasına borçlu. Aslında coğrafi olarak hatta etnik olarak Afganistan’a daha yakın ülkeler var ancak burada bu derece bir yakınlık avantaj olmaktan çıkabiliyor.

 

Türkiye kültürel ve manevi anlamda Afganistan’la son derece yakın olduğu halde her zaman ihtilaflar üretecek bir coğrafi yakınlığa sahip olmamak gibi bir avantajı da barındırıyor. Tabii ki bu bağın içinde bu coğrafyanın yavaş işleyen, dolayısıyla henüz unutulmamış tarihinde hilafet merkezini temsil etmek gibi bir bağ da vardır.Türkiye’nin yeni dönemde böyle bir misyon üstlenebilmesinin tek sebebi bu değil elbet. Aslında Türkiye’nin son zamanlarda girdiği uluslararası operasyonların hepsinde ortak olan bir özellik var ki bu en önemli şeydir. Bu da Türkiye’nin girdiği operasyonlarda başka uluslararası aktörlerden farklı olarak elini dokundurduğu yerlerde istikrarı tesis etme konusunda sergilediği performanstır. Türkiye’nin elini dokunduğu her yerde hayat tekrar normale dönmeye, istikrar tesis edilmeye başlıyor.

 

SURİYE’de tam bir kaos içinde yaşayan Suriye’de Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarıyla tesis ettiği güvenli alanlarda şimdi Suriye halkının en az 5 milyonu güvenle ve istikrarla yaşamını sürdürüyor.

 

KATAR’a karşı ihtilafa, Katar’la ortak güvenlik işbirliği anlaşmasının ilzam ettiği çerçevede müdahil olan Türkiye Körfez’de gelmekte olan sürekli kaosa dur demiş oldu. Bu sayede bugün Körfez’in ülkeleri tekrar yeni bir geleceği inşa noktasında son çıkışı kaçırmamış oldular.

 

SOMALİ’deki meşhur operasyonuyla Türkiye yok olmuş bir devleti bütün kurumlarıyla yeniden ihya ederek terörizmin sarmalındaki bir ülkeyi tekrar uluslararası topluluğa dahil etmiş oldu.

 

LİBYA’da insanlığa karşı suçların yüklenicisi bir darbeci Hafter’in yarattığı terör ortamına, meşru hükümetini davetiyle müdahil olan Türkiye bugün artık bir seçim sürecine girmiş bir istikrarlı ülkeden söz edilebilmesini mümkün kıldı. Aksi taktirde şu anda Libya’da geçerli olacak olan durum tam bir iç savaş veya herkesi sindirmiş savaş ağalarının yönettiği bir darbeci istibdat yönetiminden başkası olmazdı. Bugün Libya kendi geleceğine bizzat kendisi karar verebilen istikrarlı bir demokratik sürece girmiş bulunuyor.

 

AZERBAYCAN için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Türkiye’nin desteğiyle son bulan 30 yıllık işgal sonrası bugün Ermenistan’ın da dahil olabileceği 6 ülkenin katılımıyla bir bölgesel işbirliği ve istikrar düzeninden söz edebiliyoruz.

 

Bütün bu örneklerde net bir biçimde görüldüğü ki Türkiye hiçbir operasyon bölgesini işgal edip oraya yerleşmenin peşinde değil. Arayışı istikrar ve o ülkenin kendi halkına bırakılmasından ve bütünlüğünden başka bir şey değil. Çok açıkça Türkiye düzen tesis edici bir misyon oynuyor ve bu özelliği giderek herkes tarafından görülüp takdir edilmek durumundadır.

 

Biden’ı, Erdoğan’a karşı o kadar olumsuz tutuma sahipken hızla bu noktaya getiren ve Afganistan’da da kendisinden bu rolü oynayabileceği beklentisine sokan Türkiye’nin bu kanıtlanmış tarz-ı siyaseti olmuştur. Bunu Türkiye’den beklenen bir taşeronluk olarak görmek Türkiye’nin bu alışverişte kendi misyonuna uygun taraflarını görmekten aciz görünüyor.

Türkiye’nin İslam dünyasının her köşesinde istikrarı, ülke bütünlüğü ve ülkeyi kendi halkına bırakma konusunda sergilediği hassasiyetten vazgeçmesi söz konusu değil. Dolayısıyla Türkiye, uluslararası ilişkilerini de işbirliği ve dayanışma çerçevelerini de bu temelde tesis ediyor. Bu işbirliklerine veya ilişkilere kimse taşeronluk veya başka bir anlam atfedemez.

 

Türkiye yatırımını savaşa değil barışa yapan bir ülkedir. Son zamanlarda mecbur kaldığı için geliştirdiği savunma sanayisini saymasak Türkiye savaştan kazanan bir ülke değil. İhracat odaklı ekonomisiyle dış siyasetinde hep barışa ve istikrara yatırım yapmak durumundadır. Yani Türkiye’nin barış ve istikrar talep eden tarz-ı siyaseti biraz da ekonomik yapısının ortaya çıkardığı bir mecburiyet. Bu özelliği bir nebze istikrara hasret kalmış dünyanın yeni düzeninde Türkiye’ye çok özel bir yer açıyor.

 

Bu özel yerin Afganistan’la ilgili boyutunu konuşmaya devam edeceğiz.