Köşe Yazıları

Üniversitelerde öğrenci sayısı ile öğretim elemanı sayısı neden aynı hızda artmıyor?

Türkiye’de son yirmi yıl içinde yaşanan üniversiteleşme oranının “aşırı hız” boyutuna vardığını söylerken, ister istemez bu hızın yol açabileceği komplikasyonlara, çarpıklıklara da işaret etmiş oluyoruz. Aşırı hız, yani hayatın normal akışının, başka kurumlarda yaşanması beklenen gelişmelerin ötesine geçen bir hızdır ve bunun bazı sorunlara yol açmaması mümkün değil.

Bu sorunlara daha önce bu köşede değindik. Bugün bu sorunlardan birine, özellikle öğrenci sayısının artışına mukabil öğretim elemanının aynı paralelde artmaması sorununa değinmek istiyorum.

Bu konuda yazdıklarımıza birçok üniversiteden gelen bazı eleştiriler ve talepler üzerine, tabii benim de çalıştığım, ziyaret ettiğim üniversitelerdeki doğrudan gözlemlerime dayanarak bu konunun da hızla ele alınması gereken bir sorun oluşturduğunu söyleyebilirim.

Bazı rakamları tekrar hatırlayalım. Türkiye 2002 yılındaki 75 üniversite sayısını bugün itibariyle 208’e çıkarmış ama bununla kalmamış öğrenci kapasitesini de 1 milyon 645 binden bugün itibariyle (Yüksek lisans ve doktora dahil) 8 milyon seviyelerine çıkarmıştır. Yani üniversite sayısı belki üçe çıkmıştır ama öğrenci kapasitesi yaklaşık 5 katına çıkmıştır. Artan üniversiteleşmenin hizmet sektöründe yoğunlaşarak gelişen dünyanın taleplerine hızlı bir tepki veren Türkiye’yi yaşadığımız dünyada beşeri sermaye açısından çok avantajlı kıldığı, kılacağı muhakkaktır.
Kim ne derse desin, bu kadar öğrencinin sadece eğitimli işsiz ordusunu artırdığını söyleyenler söylemeye devam etsin, yaşadığımız dünya böyle bir eğitim hamlesini zorunlu kılıyordu ve Türkiye bu talebe hızla cevap vererek önemli bir avantaj elde etmiş bulunuyor. Esasen savunma sanayiinde, sağlıkta, yazılım alanında, tarımda, hayvancılıkta kat etmiş olduğumuz hızlı gelişmelerde eğitim yoluyla elde edilen bu beşeri sermayenin katkısının çok büyük olduğu net bir biçimde görülüyor.
Gel görelim öğrenci sayısının nüfusa oranı olarak tespit edilen bu üniversiteleşme oranına paralel bir öğretim elemanı artışı yok. Bu konuda elimizdeki rakam 2002 yılında 70 bin seviyelerinde olan öğretim elemanı sayısının bugün sadece 185 bine çıkmış olduğudur. Yani neredeyse beş katına çıkmış öğrenciye mukabil öğretim elemanı sayısı sadece iki buçuk kat artmıştır.

YÖK’ün 2022-2023 öğretim yılı istatistiklerine göre halihazırda mevcut öğretim elemanlarının 34.280’i profesör, 22.462’si doçent, 44.216’sı doktor öğretim üyesi, 37.039’u öğretim görevlisi ve 46.569’u araştırma görevlisi olarak görev yapıyor.

Bu verilere göre Türkiye’deki yükseköğretim kurumlarında toplam öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 37,6. Biraz daha ayrıntıya girildiğinde profesör öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının 202,7, doçent öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının ise 157,1 olduğu görülüyor. Açıkçası bu rakamlar hızla artan üniversiteleşmeye mukabil bizi bekleyen ciddi bir hamlenin de öğretim elemanı sayısını artırmak olduğunu gösteriyor.
Aslında daha önce yine değinmiştik. 2007 yılının en önemli tartışmalarından birisi özellikle tıp alanında öğretim elemanı sayısının öğrenci sayısına göre haddinden fazla düşük olmasıydı. Türkiye’nin acil sağlık elemanı ihtiyacına karşılık tıp fakültelerinin kontenjanları öğretim elemanı sayısına göre dünyanın en gelişmiş ülkelerinden daha düşüktü. Dışarıdan bakıldığında bunun çok yüksek bir tıp eğitimi kalitesi göstergesi olduğu sanılabilirdi, ancak durum tam tersiydi. Tıptaki aşırı ticarileşme ve meslek koruma refleksleriyle mevcut tıp profesörleri mevcut öğrenci kapasitelerinin çok altında öğrenci yetiştiriyorlardı. Bu konuda hükümetle YÖK yönetimi arasında yaşanan tartışmanın sonucunda hükümet tıp fakültelerinin kontenjanlarının artırılmasına zar zor ikna etmişti. Sonra başka fakülte ve bölümlerde de öğretim elemanı ve öğrenci oranı gözetilerek kontenjanlar artırıldı, ama bugün geldiğimiz noktada öğretim elemanı sayısının artan öğrencilere nazaran çok daha az artmış olması ciddi bir kalite sorunuyla bizi karşı karşıya bırakmış oluyor. Bunun da behemehal ele alınması gerekiyor.
Üniversitelerde karşılaştığımız somut sorun ise üniversitelere öğretim elemanı kadrosu tahsisinin gereğinden çok az olduğudur. Hatta bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı öğretmen sayısının oranından çok daha az bir öğretim elemanı tahsisi sözkonusudur. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2022-2023 öğretim yılı verilerine göre Türkiye’de 19 milyonu aşkın öğrencinin eğitimi için 1 milyon 200 bin öğretmen görev yapıyor. Bu da 16 öğrenciye bir öğretmenin düştüğü bir tablo çıkarıyor karşımıza. Bu Milli Eğitim açısından çok iyi bir gelişme tabii, eleştirilecek bir tarafı yok. Rakamın 10 seviyesine kadar düşürülmesi hedeflenmelidir, ayrı. Ama bu esnada Yüksek Öğretim’de aynı paralelde bir kadro tahsisinin olması üzerinde de durulması gerekiyor.
Bilhassa üniversitede hoca öğrenci ilişkisinin öğretim ilişkisinden ibaret olmadığı, bir araştırma-geliştirme ve usta-çırak ilişkisini gerektirdiği için öğretim elemanının sadece öğretim faaliyetiyle tüketilmemesi çok önemli. Hocaların özellikle yüksek lisans ve doktora eğitiminde öğrencilerine çok daha fazla zaman ayırmaları, belki onların çalışmalarına katılmaları, dinlemeleri ve kendilerini geliştirmeleri için daha fazla zamana ve teşrik-i mesaiye ihtiyaçları var. Üniversite ortamının salt bir öğretim endüstrisine indirgenmemesi için bu elzem.
Bu arada üniversitelere öğretim elemanı kadrosu tahsisinde yaşanan kısıtlamalar yüzünden doktorasını bitirmiş veya doçentliğini almış veya profesörlük için gerekli şartları sağladığı halde sadece kadro yetersizliği yüzünden çok sayıda bekleyen var. Gerçi bu kadar çok üniversite açılırken, öğretim elemanı yokluğu dolayısıyla eleştirilerden geri kalmayanların bütün eleştirilerini boşa çıkaran bir durum. Bugün hoca fazlası var ve onlara yeterli kadro yokluğu sorunu yaşanıyor.
Tabii atama kriterleri konusunda belli kalite şartlarının gözetilmesi son derece normal ve gerekli, ama bu kriterleri sağladıkları halde kadro yokluğundan dolayı ataması yapılamayan öğretim elemanları gerçeği, öğretim elemanı ve öğrenci oransızlığı da göz önünde bulundurulduğunda hızla ele

alınması gereken bir sorun.

YÖK’ün kadro tahsisi hususunda hükümet ve maliye nezdinde durumun vahametini daha ısrarlı ortaya koyması lazım. Aksi taktirde övündüğümüz üniversiteleşme oranına karşılık bu eksikliğin kaliteyi aşağı çeken bir faktör olarak işlemesi mukadder olur.
Başa dön tuşu