Genel

Nostalji Üniversitesi veya Eski Üniversite Nostaljileri

Üniversite üzerine ne zaman söz açılsa, her kafadan üniversitenin yolundan çıkmış olduğuna dair belli belirsiz sızlanmalar başlar. Üniversite adına yaşanmakta olan sayısal gelişmelerin üniversite ideali adına pek de hayırlı sayılabilecek bir gelişme olmadığına dair ortaya çıkan toplam itiraz belli ki bir “ideal üniversite” fikrinin herkeste mevcut olduğunu gösteriyor. Aslında bu ideal üniversitenin ne olduğuna dair beklentiler biraz irdelendiğinde ortaya alışıldık bir nostaljiden veya üniversite kurumuna yüklenen idealize edilmiş bir misyondan başka bir şey çıkmıyor.
Açılan bunca üniversitenin, sayısı bunca artan üniversite hocası ve öğrencinin üniversite ideali adına ortaya kayda değer bir performans koyamadığına dair eleştiriler belli ki bu sayısal gelişmelerle üniversite için referans aldıkları bir otantik durumdan bir sapma da varsayıyorlar.
Hangi durumdan bir sapma? diye soralım isterseniz.
Üniversitelerin sayısının özellikle az tutulmaya çalışıldığı, bunun üzerinden toplum üzerinde bir elitist kibrin-vesayetin sürdürülmeye çalışıldığı dönemlerde bilim adına bugüne nazaran daha büyük performanslar mı ortaya konulmuştur? Akademik camialara bilimsel kapasiteler yerine tamamen siyasi-ideolojik bağlantılar sayesinde ve tamamen yanaşma düzeniyle intisap edilebilen bir üniversitenin bugünkünden ileri veya daha sahih tarafı neydi?
Başörtüsünün veya meslek lisesi mezunluğunun bırakınız bir akademisyen olmak için bir öğrenci olabilmek için bile bir engel olarak görüldüğü ve uzun süre bütün akademinin sadece bununla meşgul edilebildiği bir üniversite ortamında ne tür bir bilimsel keşif ne tür bir bilimsel üretim hatırlanabiliyor?
Öğrenci olarak bile girebilmenin önüne konulan katsayı engelinin tek gayesinin ya ideolojik (irtica) veya sınıfsal (meslek liseleri) bariyer işlevi oynadığı üniversitelerde ne tür bir bilimsel faaliyet, buluş veya üretim hatırlanabiliyor da özleniyor?
Biraz daha açık olmak gerekirse, üniversite alanında bugün yaşanmakta olan sayısal çokluğun yol açabildiği bazı sorunlar yok değildir. Ama bu sorunları sanki çok daha iyi bir üniversite seviyesinden bir sapma, bir gerileme olarak alabileceğimiz, geçmişte kurulu hiçbir referansımız yoktur.
Üniversite baştan beri Türkiye’de bir ideolojik aygıt olarak düşünüldü. 1933 yılında kapatılan Darülfünun’un yerine açılan İstanbul Üniversitesi’ne de DTCF’sine de olabilecek en kaba ideolojik misyon yüklendi, bilimsel bir misyon değil.
Üniversitelere Türkiye’de 1933 yılından itibaren devletin ideolojik aygıtı olma misyonu yüklendi ve bu misyonu zaten 1950 yılına kadar sadece üç olan sayısıyla en kaba biçimde oynadı. Azıcık bir bilim yapma denemesinin DTCF’sinde 1948 yılında nasıl bir müdahaleyle ve tasfiyeyle sonuçlandığı malumdur. Sonrasında 1961, 1980 ve 28 Şubat dönemlerindeki ideolojik havalar. Üniversite dekanlarının başörtülü avına çıktıkları, başörtülü öğrencilere ikna odaları kurdukları olaylar hep bu “eski üniversite” pratikleri.
Bugün üniversiteleşme hızı ve çoğalması dolayısıyla sıkça duyduğumuz üniversite idealinden sapmanın Türkiye’nin üniversite tarihinde gösterebileceği bir gerçek referans yok. Gerçek örneklere gidildiğinde üniversitenin aslında sürekli bir gelişim halinde olduğu gösterilebilir ancak. Dahası bu eleştirilerin referansı gerçek örnekler değil ancak içi boş nostaljik duygular olabilir. Bugün üniversiteler hem öğretim kapasiteleri açısından, hem bilimsel araştırma, yayın ve üretim kapasiteleri açısından, hangi karşılaştırmaya başvurulursa başvurulsun çok büyük bir gelişmişlik farkı ortaya koymaktadırlar.
Bu arada bizdekinden biraz farklı olsa da Avrupa ve Amerika’daki üniversitelerle ilgili olarak da her zaman bu tür nostaljik duygular eleştirileri belirleyici olagelmiştir.
Burada üniversitenin baştan itibaren sadece hakikati aramaya adanmış hoca ve öğrencinin bilgi üretiminin mecrası olmasıyla devletin, hayatın veya piyasanın şartlarına cevap vermeye çalışan modelleri arasındaki gerilim belirleyici olmuştur. Konu taa, Aydınlanmanın meşhur filozofu Bacon’un bilgiyi güç olarak gören, dolayısıyla doğaya karşı insanı güçlendiren bir silah olarak gören yaklaşımına karşı bu araçsallıktan uzak, hakikati arayan filozof arasındaki karşıtlığa kadar gider. İkinci tür üniversiteyi düşünen ve bu felsefesiyle Dublin üniversitesinin kurulumunda yer almış olan Kardinal Newman için “bilgi, kendi kendisinin amacı olabilecek yeterliliğe sahiptir. İnsan zihnini oluşumu öyledir ki, her tür bilgi, eğer sahiden bilgiyse, kendi kendisinin ödülüdür.”
Bu yaklaşım aslında üniversitenin toplumsal veya piyasaya dönük faydacı organizasyonlarını ve kitleselleşmesini de hoş görmeyecek bir yaklaşımdı. Newman’a göre “bir üniversite eğitimi, toplumun entelektüel niteliğini yükseltmeyi, kamusal aklı geliştirmeyi, ulusal zevki saflaştırmayı, popüler coşkuyu hakiki ilkeler ve popüler ihtiraslara sabit amaçlar sağlamayı, çağın fikirlerine genişlik ve temsin katmayı, siyasi güçlerin işleyişini kolaylaştırmayı ve özel hayat ilişkilerine incelik kazandırmayı hedefler” (Clark Cerr, Üniversitenin Kullanımları, İstanbul: Küre Yayınları, 2016, ss. 25-26).
Newman’ın bu yazdıkları 19. Yüzyılın Alman üniversitelerinin yüksek bir ahlak felsefesine vurgu yapan üniversitelerinin misyonunu tanımlıyordu. Ancak bu üniversite anlayışının yerine kısa süre içinde araştırmayı, hayatı kolaylaştırıcı, toplumu geliştirici, sanayi toplumunun ihtiyaçlarını karşılama taleplerine cevap verme baskısı altında olan üniversiteler geçti. Doğanın içerdiği hakikatleri keşfetmek yerine ona zorla (işkenceyle, Bacon) istediğimizi söyletip, yeni şeyler üretmek gerekiyordu. İlme, bütüncül bir felsefeyle talip olan bilim adamının yerine belli bir alanda uzman olanlar geçti.
Newman’ın evrensel geniş ufuklu insanı bu üniversite pratiği içinde aslında çoktan yok olmuş bulunuyordu. Yerine bütün pragmatikliğiyle, piyasanın ve toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışan uzmanları yetiştiren Amerikan Üniversitesi daha baskın bir model olarak gelişti. Amerikan üniversitesi bütün dünyada yirminci yüzyılın neredeyse tamamında en baskın üniversite modeli olarak da revaçtadır üstelik. Ama bu üniversitenin hakikat arayışıyla, çoğumuzun “ideal üniversite” diye hayal ettiğimiz şeyle aslında alakası yoktur. Hatta bu üniversite üzerinde de her zaman “üniversite idealinden sapma” töhmeti olagelmiştir.
Oysa üniversite kurulduğu ilk günden itibaren bu gerilimi hep yaşamıştır. Daha Socrates’in serbest düşünme ortamlarına veya Platon’un akademisine karşı belki de bugünkü piyasa üniversitelerini temsil eden sofistlerin eğitim pratikleri kurumsallaşmaya başlamıştı bile.
Bugün Üniversiteler ilk kurulduğu felsefeyle kalmamış olduğu gibi tarih boyunca sürekli bir değişim kaydetmektedir, çünkü içinde yer aldıkları dünya değişmektedir. Avrupa ve Amerika’nın en köklü üniversiteleri, Harvard, Cambridge, Oxford, Berlin, Dublin üniversiteleri de dünyadaki gelişmelere paralel veya tepki olarak değişmektedir. Almanya’da üniversite ideali baştan itibaren ortaya koyduğu fark dolayısıyla toplumda yüksek üniversiteleşmeye ABD veya İngiltere kadar prim vermemiştir ama şimdi de yaşlanan bir nüfusun baskısı altında daha da azalmaktadır.
Kısaca, dünya değiştikçe değişen üniversite hep bir “eski üniversiteler” nostaljisini de üretiyor. Bu konuda Türkiye ve dünya arasındaki farksa bambaşka bir konu olarak çıkıyor karşımıza.
Başa dön tuşu