Köşe Yazıları

Milliyetçilikler milliyetçiliklere karşı iken…

Yükselen milliyetçilik hikayelerinin çoğu kez bir devletin veya milletin yükselişinden ziyade kendi içinde daha derin tartışmalara, hatta yarılmalara, çatışmalara işaret ediyor olması milliyetçiliğin sosyolojik handikap-larından. Yükselen milliyetçilik hikayelerinin ardında ciddi bir milli bilinçten, bütün toplumu kuşatacak, ondan yeni bir özne çıkarabilecek bir anlatıdan ziyade, toplumun barışını daha fazla bozacak, toplumsal bütünleşmeyi aşındıracak bir ırkçılığın, bağnazlığın veya yabancı düşmanlığından öteye geçemeyen tepkimelerin çıkması genellikle alışıldık bir durum. Bunu milliyetçi hareketlerin bir ülke bütünlüğünü temin edecek, bir siyasal bedenin organik bütünlüğünü ve işleyişini güçlendirecek bir bilinç, vicdan, anlayış ve vizyondan yoksunluğa bağlayabiliriz.
O yüzden yükselen milliyetçilikler çok nadiren herhangi bir toplumda toplumsal barışa hizmet edecek, toplumu daha da ileriye, birlik ve beraberliğe taşımaya hizmet edecek bir olgunluğu gösterir. Daha ziyade, yarattığı iç düşman tahayyülleriyle toplumun daha ileri dönüşümlerinin, daha da yükselişlerinin önünü kesen bir fren rolü oynaması çok daha yaygın bir durumdur. Sadece Türkiye örneğinden değil, başka ülkelerdeki bütün örnekler üzerinden bu tez rahatlıkla doğrulanabilir.
Milli birliğin ideal seviyesi bütün ülke vatandaşlarını kapsamasıdır. Böyle bir birlik duygusunu yakalayabilmiş, birbirini seven, birbirine karşı yüksek bir sorumluluk duygusu geliştirmiş bir toplum en yüksek toplumsal sermayesini de sağlamış demektir. Ancak sorun şurada ki, milliyetçilik baskın bir söylem olarak işlediği hiçbir dönemde bu bilinç olgunluğunda olamamıştır. Kendini konsolide etmek için neredeyse her zaman ihtiyaç duyduğu iç-düşman, kökü dışarıda olan iç düşmanlar kendini gerçekleştirmesinin de en büyük, en aşılmaz engeli olmuştur. İç düşman, bizatihi içerdeki düşman olarak kendi anlatısını da imkânsız hale getirirken bizatihi kendisi bölücü bir işlevi yerine getirmeye başlar.
Milliyetçilik elbette ulus-devletlerin olağan ideolojisi olarak her zaman yükselme şansına sahip oluyor. Belki devletlerin daha rasyonel olabilecek politikalarının sonucunda oldukça müspet, birleştirici, beden bütünlüğü tesis edici bir yolla olabiliyor bu. Ama şimdi karşımızda olan yükselişler devlet kontrolü veya teşviklerinden değil, demokratik siyasi rekabet ortamında popülist bir rekabet konusu olmasından gücünü alıyor.
Bu popülist söylem yarışında yükselen şey milliyetçilik değil, olabildiğince lümpen bir ırkçılık ve yabancı düşmanlığı. Türkiye’de son zamanlarda dahili veya harici sebeplerden kaynaklanan ekonomik zorluklarda her zaman ilk akla gelen neden, olayla doğrudan hiç ilgisi olmayan “yabancı”dır. Bu konuda kural Avrupa’dakinden farklı çalışmıyor. Aslında sosyolojik olarak burada “yabancı” hiçbir şekilde yaşanmakta olan sıkıntıların sebebi değildir. Ancak ekonomik sıkıntıların oluşturduğu öfke ve muhalefet yöneleceği somut adresler arasında en kestirme hedef olarak onu görür. Yine de bu hedefin görülmesi, olayların faili olarak görülmesi için onu parmak işaretiyle gösterecek bir örgütlü yapı veya siyasiler lazımdır.
Burada faşizan ırkçı siyasi aktörler siyasi pazardaki fırsatı görüp devreye girerler. Sundukları ürün ayartıcıdır, ortalamanın altındaki zekaya, daha ziyade kitle psikolojisine hitap eder ve ürünlerine alıcı bulurlar. Ancak o ölçüde dayandıkları ırka veya millete ait de birçok şeyi konuşulmaz kıldıkları ölçüde ilerlerler. Böylece yükselen milliyetçilik değil ırkçılık olur desek de ortada aslında kanıtlanabilecek bir ırk da olmadığı için, iddialar ancak konuşulmayarak, detaya hiçbir şekilde inilmeyerek, yüzeyde kalınarak sürdürülebilir.
Bugün Fransa’da Fransız ırkçılığının en trajik yanı ortada hangi Fransız ırkı adına bir ırkçılık yapıldığının belirli olmamasıdır. Bugün yabancı sayılan insanlarla Fransa’nın tarihsel ve ekonomik ilişkisi biraz irdelendiğinde aslında Fransız ırkını besleyen ana kaynaklardan biri olduğu da görülür. Biraz daha detaya ileriki sayfalarda girelim.
Bugün dünyanın genelinde bir yükselen milliyetçiliğin en önemli besleyici koşullarından birinin seçimler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Demokraside milliyetçilik fikrinin en cazip siyasi rekabet alanı haline gelmesi, biraz da milliyetçiliğin yükseldiğine dair algının bütün siyasetçilerde bir hurafe olarak peşinen kabul edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani siyasetçilerin bu algıya verdikleri prim, bu baskın algı çalışmasına teslim oluşları bu alandan bir pay kapma yarışına da sevk ediyor. Bu yarış dönüp bu algıyı daha da pekiştirici bir etki yapar.
Ancak toplumun gerçek sorunları bütün sıcaklığı ve ağırlığıyla kendini hissettirdiğinde ortada yükselen şeyin milliyetçilik değil, ona yansıtılmış bazı huzursuzluklar olduğu anlaşılıyor. Bunun en açık göstergesi, ülkenin milli sorunları karşısında iş belli çıkarlara dokunduğunda milliyetçilikten çıkan ses ölçeğinde bir toplumsal dayanışma veya milli duruşların ortaya çıkmaması. Milliyetçi duygular ülkenin parasının giderek değer kaybettiği ve dışa bağımlı hale geldiği bir ortamda bir milli parayı koruma refleksini uyandırmıyor mesela. Yabancı ürün tüketiminin kısılması, belki çok kırklı yıllar söylemi olacak ama yerli mallara yönelik bir tercihi güçlendirmiyor.

Milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık olarak yükseldiği bir atmosferde, bizzat bu hareketin etkisindekilerin Türkiye’yi yaşanmaz bularak başka ülkelerde yaşama arzusu da o ölçüde yükseliyor. Belki milliyetçilik her zaman ve her yerde böyle bir çelişkiler yumağıdır denilebilir. Ancak çelişkiler yumağı olsa da ifade ettiği, karşılık geldiği, yansıttığı bir anlam dünyası, bir siyasi gerçeklik, bir çatışmalar alanı var. Bunu daha derinlikli bir siyasal hermenötik yoluyla anlamayı denemek lazım.

Tezkire Dergisi’nin “Milliyetçilik nereye, kimden kime yükseliyor?” başlıklı son sayısı içerdiği yazılarla bunu anlamaya bir yol deniyor. Milliyetçiliğin yükselişiyle birlikte neredeyse kaçınılmaz olarak yükselen bir toplumsal hıncın neden milliyetçilik olarak göründüğünü anlamaya veya aslında yükselen şeyin ne olduğunu irdelemeye çalışıyor ve nihayetinde bütün bu temaların kaçınılmaz sorusuna varır dayanır: Milliyetçilikler milliyetçiliklere karşı iken, yükselen milliyetçilik nasıl bir geleceğin habercisi olur?
Başa dön tuşu