Köşe Yazıları

Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik

Yıllar önceydi, doksanların ortaları. Evde otururken, aldığım bir telefon, önce benim birkaç gün önce katılmış olduğum Fazlurrahman Sempozyumunda yapmış olduğum konuşmadan ve sunduğum tebliğden dolayı tebrik ediyor ve arkasından da Fazlurrahman “muhiblerinden” ne kadar mustarip olduğunu anlatarak, Cemalettin Efgani ile ilgili bir sempozyum düzenlemek istediklerini ve bu tebliğde aslında onun gerçek yüzünü ortaya koyarak nasıl bir “gizli İslam düşmanı” olduğunu göstermek istediklerini soğukkanlılıkla anlatıyor ve beni de bu sempozyuma davet ediyordu.
Bu dili çok iyi tanıyordum aslında, yıllarca İslam’a kanıyla, canıyla, hayatıyla hizmet etmiş birçok İslam âlimini başı-sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alakası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına “sapık”, “mezhepsiz”, “doğru yolun sapık kolu”, “Ehl-i Sünnet-dışı” diye mahkûm eden, garip bir tekfirci dil.
Belki son zamanlarda aşina olduğumuz tekfirci jargonu kullanmıyor ama tekfircilerden daha da dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici bir dildi bu. Ehl-i Sünnet’ten anladıkları tek şey ne Kur’an’dan ne Sünnet’ten temeli olmayan asırların köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan, otoritesi kendilerinden menkul bir sözcüğe indirgenmiş. Hani Kur’an-ı Kerim diyor ya “kendi isimlendirdiğiniz isimlere tapınıyorsunuz”.
Ehl-i Sünnet ismine kutsallık atfediyorlar ama Rasul-i Ekrem’in ne sünnetiyle ne ahlakıyla ne velayeti ve düşmanlıklarıyla uzaktan yakından alakaları yok. Sünnet’in bir şartı olan müminlere muhabbetle, samimiyetle, dostlukla, velayetle zerre alakaları yok. Müslüman sevdikleri yok. Hele o Müslüman biraz âlimse, biraz cehdi, gayreti, cihadı varsa, insanlar üzerinde biraz olumlu bir etkisi varsa, sergiledikleri tek duygu nefret ve imha. İşin daha trajikomik tarafı aforozlarıyla Ehl-i Sünnet’in dışına çıkardıkları büyük zatların hepsi de bütün İslam âleminde Ehl-i Sünnet’in en bariz, en canlı isimleri sayılmaları.
Telefon eden şahsa “Fazlurrahman’ı eleştirmiş, hatta çok sıkı eleştirmiş olabilirim ama aynı zamanda onu sevdiğimi, çok da takdir ettiğimi ve düşüncelerini tartışmaya değer bulduğumu ve olması gerekenin de bu olduğunu” anlatmaya çalışıyorum. Müslüman olarak, hele çağımızda, en ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri düşünmek, tartışmak, birbirimizle sohbet etmek, sağlam, ufuk açıcı düşüncelere ulaşabilmek. Birlikte tartışma, düşünme, farklı şeyler söyleme ve bunun üzerinden müsademe-i efkârla barika-i hakikati yakalama kültürümüz çok zayıf. Adını bu kadar şairane koymuş olsak da..
Dahası müminler olarak birbirimizi sevmek, birbirimizle dost olmakla mükellefiz. Mümince dostluğun, velayetin, sadakatin ruhunu kavrayabilirsek, birbirimizi Allah için sevmeyi bilirsek, düşünce farklılıklarının aramızda bir noktadan sonra lafının bile olamayacağını çok iyi anlarız. Bütün düşünce farklılıkları hakikate ulaşmak üzere birer yol ve herkes kendi yolunu dostuyla paylaşır zaten. Yanlışsa düzeltir. Dostlar birbirlerini yanlış görüşleri dolayısıyla harcama yoluna girmişse dostları hakikat ve hakikatin sahibi Allah değil, maazallah…
Fazlurrahman’ın bana göre yanlış fikirleri olabilir, ki elbette var, kimin yok ki? Ama bu, onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi hissetmemi engellemiyor. O sempozyumda “Modernist Yorumun Tekno-Lojik Çıkarları” başlığı altında sunduğum tebliğde tabiri caizse yerden yere vurmuştum, ama asla tekfir etmeyi veya onun üzerinde kendimde daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenmeyi düşünmedim. Bilakis onun birçok tartışmayı başlatmaya vesile olduğu için şükran hissi bile besliyordum. Bunu karşımdakine nasıl anlatabilirdim. Karşımdaki doyumsuz bir tekfir arzusunu tatmin etmenin peşindeydi. Şimdiye kadar bir Allah’ın kuluna İslam’ı sevdirmeye çalışmış olmadığına emindim, onları hiçbir zaman böyle bir çabanın içinde görmedim. Bütün cihatları kendilerinden farklı düşünen Müslümanlara karşıydı. Müslüman olmayan, açık İslam düşmanlarına karşı bir duruşlarını, bir gayretlerini görmedim, görene de rastlamadım.
Tarihçi Ahmet Şimşirgil’in emekli Diyanet İşleri Başkanları Prof. Mehmet Görmez ve Prof. Ali Bardakoğlu hakkında yazdıklarını görünce yaşadığım bu olaya ve o olayın cereyan ettiği genel manzaraya, hal-i pür melalimize dalıp gittim. Her iki hocanın emekliliklerinden sonra çalışmalarını yürüttükleri merkezler bugün Türkiye’de İslam düşüncesi adına çok parlak, çok değerli, yüz akı çalışmalar ortaya koymaktadırlar. Tartışılabilecek bazı fikirler de kendilerine ifade yolu bulabilir orada. Tam da olması gerektiği gibi. Tartışılmadan dışlanan, halının altına itilen veya aforoz edilen her fikir bir düşüncenin sınırlarını, zaafını, korkaklığını, özgüven eksikliğini ortaya koyar sadece.
“Vurmayın öldürün, konuşturmayın susturun” holiganlığıyla ne İslam ne de Ehl-i Sünnet çizgisi korunur. Aslında tarihte Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum tam da ümmeti, bütün çeşitliliğiyle kucaklayan genişliği, toleransı, genişliği, İmam Gazzali’nin “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumu.
Bu arada Görmez’i Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarabilmek için önce o daireye bir giriş vizesi almış olmak lazım. Onun ‘Ehl-i Sünnet’liğini sorgulayana sormak lazım, sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?
Ehl-i Sünnet’in en son ihtiyaç duyacağı şey aforoz silahı sallayan bir bekçilik. En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılır, bu da bilinen bir klişedir. Ehl-i Sünnet’in toplam sembolik ve manevi değerinden çalınan bir şeyler var.
“Görmez’i kim parlatıyor?” diye soruyor. Müslüman sevgisiyle dolu bir insanın bir âlimin parlamasından veya parlatılmasından rahatsızlık duymasının bir tek anlamı var, söylemeyeceğim, ama şunu söylemeden de geçmeyeceğim. Görmez hocanın bir ekrandan alacağı parlaklık yok, belki bir ekranı parlatması daha gerçek bir ihtimaldir. Şahsen çok iyi takip ettiğim, her birini teker teker tanıyıp feyz aldığım Dünya İslam Âlimleri nezdinde, ki hepsi Ehl-i Sünnet ulemasının yaşayan zirveleridir, Türkiye adına en çok ciddiye alınan, sözü saygıyla, dikkatle dinlenen birkaç âlimden biridir Mehmet Hoca. Onun Ehl-i Sünnet çizgisini sorgulamak abesin de ötesi, hadsizlik. Herkes gibi görüşleri tartışılabilir, yanlış da olabilir, isabet de edebilir demeyi bile zül addederim. Tabii ki öyle. Peygamber’den başka kimin sözü vahiy mesabesinde olabilir ki? Hepimiz beşeriz. Ama onun görüşlerini tartışacak olan da Ehl-i Sünnet’in edep dairesinde saygıyla, iyi niyetle, edeple tartışacak.
Kur’an mutlak bir bilgi kaynağı olsa da bizim onun hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Vahiy sabit ise de onu anlayışımız yorumdan, dolayısıyla hatadan hali değildir, olamaz. Bu acı gerçeği daha Peygamber Efendimiz vefat eder etmez Ashab-ı Kiram idrak etti (mealen): “Aramızda Peygamber vardı ve vahiy alıyordu, şimdi ona vahyedilmiş olan Kitap’tan ve onun anladığından bizim kendi zamanımıza, yaşayacağımız yeni vakalara anladıklarımızdan bir yol bulacağız.”
İlk aşamaları çok sancılı oldu. Müslümanlar bu isabetli yolu/yolları bulmaya çalışırken birbirleriyle ihtilaf da ettiler. Ashab-ı kiram birbiriyle ihtilaf etti, hatta bu ihtilaflar yüzünden birbirleriyle savaştılar bile. Sonraki ihtilafları saymıyoruz bile. Ama hepsinin genelinden Müslümanların birbirlerine olan samimiyetlerinden, muhabbetlerinden, dostluklarından, cehd ve çabalarından, sağduyularından bir orta yol oluştu. Bu sağduyu yoluna Ehl-i Sünnet Yolu dendi.
Orta yol diyoruz da bu orta yol hakkındaki anlayışımız da bir değilmiş işte. Kimi kendi bidat hurafelerini ehl-i sünnet sanıyor, onları insanlara zorla benimsetebileceğini zannediyor, onlara inanmayanları tekfir ediyor.

Bir de bu cehaletin döşediği dikenler, taşlar, molozlar arasından geçekten ilim yolunda, ilim ve hakikat aşkıyla, Allah ve müminlere olan muhabbetiyle, kul olduğu gerçeğini unutmadan sırat-ı müstakim çizgisinde hidayeti bulmaya çalışanlar var. Allah sabır, metanet versin.

Başa dön tuşu