Köşe Yazıları

Misafirperver miyiz? Ötekinin gelişine nasıl hazırlanılır?

 

Biri ötekinin gelişine nasıl hazırlanmalı veya nasıl açık olmalı? Öteki, öteki olarak, insanın tam olarak zaten hazır olmadığı, dolayısıyla gelişine hazırlanmadığı kişi değil midir? Hazırlık, ötekini kendi başkalığından kurtarmıyor mu, yani biz hazırsak, o zaman gelen şey öteki değil aynı olan, yani tam da beklediğimiz şey, yani bizim tasavvurlarımızda zaten bitirip tükettiğimiz olmuyor mudur? Ötekine karşı gerçek misafirperverlik, kişinin her şeye hazırlıklı olduğu bir durum değil midir? Paradoksal olarak her şeye hazırlıklı olmak aslında hazırlıklı olmadığı bir duruma da açık olmak anlamına gelen belirli bir şartsızlığa sahip olmayı gerektirmez mi? Ötekinin gelişi için yeterli olan tek hazırlık, gelecek olana hazırlıklı olamayacağımızı itiraf etmek midir? O halde nasıl hazır(lıksız) olunabilir, yani asla hazır olamadığımız birinin ilerleyişi için nasıl hazırlıklı olunabilir?

 

Ünlü Hermenötikçi John D. Caputo’nun peşine düştüğü bu sorular onun için hermenötiği daha da radikalleştirmenin yolunu açan büyük sırrın anahtarıdır. Ötekinin bilinemezliği asıl büyük sırdır, ama bu aynı zamanda öteki ile hakkını vererek, hukukunu gözeterek, kendine de saygı üretecek şekilde açılmanın da anahtarıdır. Bu konuda Caputo, Edmund Husserl’in 5. Kartezyen Meditasyon’undaki sırrın hermenötiği temasına müracaat eder. Orada öteki hakkında bir şey bilmemeyi ona açık olmanın temel koşulu olarak işaret ederken, öteki hakkında ister istemez sahip olabileceğimiz önbilginin, önyargının, önanlamanın onun hukukunu nasıl ihlal edebileceğini de işaret etmiş olur.

Husserl’e göre öteki benlik (alter ego), kesinlikle zihinsel yaşamını asla bilemeyeceğim ya da işgal etmeyeceğim bir kişidir, benim açımdan daha sonra üstesinden gelebileceğim bazı muhtemel sınırlamalar nedeniyle değil, prensipte erişilemez olduğu için. Eğer ona erişebilseydim, ötekinin ötekiliği yok edilecekti; tanıdığım öteki, öteki olmayacaktı. Ötekinin zihinsel yaşamının erişilmezliği bu nedenle olumludur ve yakınılacak bir şey değildir, çünkü ötekini tam olarak bu bilinemezlik oluşturur. Ötekinin öteki olarak ortaya çıkması, görünmemekle oluşur.

Ötekine karşı tutumumuzun çok kabaca ve hoyratça olduğu toplumsal ve siyasal kültürümüzde belki hiçbir yere dokunamayacak, hiçbir karşılık bulamayacak gereğinden fazla ince ve karmaşık sorular ve mülahazalar bunlar. Ötekini bize haberi gelmeden önce hemen kavramlarımızın, kategorilerimizin içinde öldürüveriyoruz. Bize gelenin ötekiliği kalmıyor, o zaten bizim tanımladığımız biri olarak bize ulaşmadan söyleyecekleri söylenmiş ve cevaplanmış oluyor, geldiğinde ne söylerse söylesin hepsini önceden biz belirliyoruz.

Öteki bir sanatçıysa ondan nasıl bir sanat beklediğimizi söyleyerek sanatsal özgünlüğünün, yaratıcılığının önünü beklentilerimizle kesiyoruz. Sanatçılarını öldüren bir toplumuz. Aynı şekilde filozoflarını da. Milli diyerek, yerli diyerek, bizim diyerek, “tarihimize, geleneklerimize, şanımıza, kültürümüze yaraşır” diyerek, sanatçımızın da, filozofumuzun da bize ne söyleyeceğini önceden belirliyoruz.

 

Öteki, bir peygamber olarak geldiğinde, peygamber bekleyen kavmi bile “bir peygamberin bizim en bilginimiz olması gerekmez miydi?” diye tepki vermesi bütün peygamberler tarihinin tipik vakalarındandır. Bir peygamber, bizim kavmimizden olmalı değil miydi? Bir peygamberin kendisinden istendiğinde mucizeler gösterebiliyor olması gerekmez miydi? Önünde, arkasında, yanında melekler dolaşıyor olması gerekmez miydi? Bizim gibi, çarşıda pazarda dolaşandan, yemek yiyip içenden peygamber mi olurmuş?

Peygamberi bile kendi beklentileri içinde öldürüp, onun bilinmezliğini, bize söyleyeceklerinin bizim hesaplarımızın dışında ve ötesinde olmasını asli özellik olarak görememek insanlık tarihinde istisna değil. Mutlak öteki olarak tenzih edilmesi gereken Allah’ın bize elçisi olarak Peygamber’e karşı pazarlıklı tavır peygamberi öldürmekten farksız değil mi?

Kimi peygamberi öldürmek için peygamber ile filozof karşılaştırması yapar kimi veli ile peygamber karşılaştırması yapar. Her iki durumda bir öteki olarak peygamberin, bize hiç beklemediğimiz yerden gelip seslenebilme konumunu zayıflatmaya çalışır. O konuma karşı kendince sarıldığı akıl veya mistik çabayı zaten nefsinin cenderesine sokup ötekine, dolayısıyla aslında kendi sahih varlığına karşı bir silaha dönüştürdüğünün farkında bile değil.

Dostu da (veliyi) kendi beklentilerimiz içinde aynı şekilde öldürdüğümüze değinmiştik. Malum, bir dosttan beklentilerimizi sıraladığımız listelerin sonunda çıkan tek sonuç şu oluyor: “dost yoktur.”

Aristoteles’in meşhur ifadesi bilahare dostla veya dostlukla ilgili bütün edebiyatın kılavuzu haline gelmiştir. Daha önce de değindik. Dostu öldürerek dost sahibi olmaya çalışıyoruz. Yani kendi beklentilerimizin içinde onu hapsederek. O beklentilerimizin dışına çıktığını fark ettiğimiz anda ondan vazgeçmeye hazır oluyoruz. Sonra dost yoktur diyen kadim ama bir o kadar da cahilce ayartıcı kılavuzun peşine takılıyoruz. Dost var olsa, onu dinleyecek misin? Dostun kahrını çekmeye, hiç hoşuna gitmeyecek sözlerini dinlemeye, ihtiyacı anında yanında durmaya var mısın? Dosttan beklediklerini hiç pazarlıksız ve hesapsız sen vermeye ve gerçek bir dost olmaya var mısın?

Öteki bize seslenen bir sanatçı, bir peygamber veya bir dost olduğu kadar bir yabancı, bizim konforumuzu bozacak kadar bizden bir şeyler talep eden bir muhtaç, bir yoksul, bir misafir veya sığınmacıdır, bizimle aynı dinden, aynı renkten, aynı dilden olmayan bir yabancı.

Dostluk ve ötekilik sorunu bu yüzden bir misafirperverlik sorunudur da. Kendini yabancının dostu yapmayacaksan, yabancıya ve yolcuya dost gibi davranmayacaksan, “bizden biri” olmayana “kendimize” davrandığımız gibi davranmayacaksan, ötekini evine almayacaksan misafirperverlik ne demektir?

Eli boş ve kapısı kapalı olan adam pek misafirperver olmaz, kimsenin de dostu olmaz.

Başa dön tuşu