Köşe Yazıları

İnsan insanın ötekisidir

İnsan insanın ötekisidir. Bu başlığı çok daha önce de başka bir yazıma koyduğumu hatırlıyorum. Ötekilik kavramına (kategorize etme, ötekileştirme gibi) genellikle olumsuz bir anlam yüklendiğine aşina olduğumuz için, buradan insanın insanın kurdu olduğu anlamı da rahatlıkla çağrışabiliyor. Oysa bu ötekilik insanın en temel varoluş düzeyidir. Ötekilik mertebesi tanımlamalardan, kategorizasyonlardan ve tasavvurlarımız içinde tüketmekten münezzeh bir mertebedir. Öteki’nin en korunaklı halidir.

İnsanın insan olmaya başladığı yer öteki ile karşılaştığı, onunla kendini de tanımaya başladığı, kendini tanıdıkça farkını da görebildiği yerdir.

Fark olmasa insanların birbirini tanıması mümkün olmaz, kimse kimseyi diğerinden ayırt edemezdi. Kendimizi ötekinden farkımızla, ötekini kendimizden onun farkıyla ayırt ediyoruz.

Bir an için bütün insanların birbirinin aynısı olduklarını tasavvur etsenize. Ortaya nasıl bir durum çıkacağını kimse düşünmek bile istemez elbet. İnsanın bu dünyadaki bütün tezahürleri sonsuz ve sınırsız bir farklılaşma ile başlıyor veya oradan devam ediyor. Fark kimliğin de temelidir. Kimlik, belki Türkçemizde o anlamı aynı şekilde vermiyordur ama Batı dillerinde identity olarak kişinin asla başka bir şekilde tekrarlamayan aynılığını ifade ederken bu aynılık öteki ile farklılaşmasını da içeriyor.

İnsan olarak kimliğimizi oluşturan bileşenler asla ikinci bir insanda tekrarlamaz. Yeryüzünde mevcut olan 8 milyar insanın her birinin yüzü, boyu, posu, vücut şekilleri tamamen eşsiz. Her bir insanın parmak izi diğerinden farklı, her bir insanın göz retinasında, DNA’sında kendi özgüllüğü tekrar etmeyecek şekilde kimliğini, aynılığını, başkalarından farklılaştırarak gerçekleştirir. Bu fark bugün yaşayan 8 milyar insanla olduğu gibi gelmiş geçmiş bütün insanlarla da gerçekleşir.

Başlıbaşına bu farklılaşma Allah’ın en büyük mucizelerinden biridir. Bir erkek ve bir dişiden yaratılmış ve “birbirimizle tanışalım diye, toplumlar ve kabileler” içinde var kılınmışız (Hucurat). Farklılıklarımız, insan olarak varoluşumuzun kaçınılmaz bir sonucu. Birbirimize farklı, yani öteki kılınmışız. Ama bu ötekilik ve farklılık birbirimiz üzerinde üstünlük kurmak, kendimize megaloman bir hayranlık beslemek veya başkalarına karşı narsist bir üstünlük taslamak için değildir.

Tabi bu farklılıkların tezahür biçimleri bu megalomaniye de, bu narsizme de insanı kolayca ayartabilir. O ayartmaya kapılmak insanı insanlığından çıkaran bir yola da saptırır ve insanın yine varolduğu günden beri hiç uslanmadan sürekli ayartılıp saptığı yol olmuştur. Kendi farkını (ateşten yaratılmış olduğunu) öne sürüp Adem’e secde etmeyen İblis bu yola ilk sapandır elbet. O yüzden İblis ırkçı düşünce ve duygunun öncüsü olmuştur. İşin ilginç ve ironik tarafı onun ilk temsil ettiği ırkçılık bugünün ırkçılarında aşılabilmiş de değildir. Irkçılık her zaman bu kadar ilkel, bu kadar arkaik ve aşağılık bir düşünce olarak tezahür etmiştir.

Farklılık aynı zamanda insanın bir imtihanıdır da. Öteki, insanın düşmanı, hasmı veya cehennemi değil, bilakis imtihanıdır, cennete açılan kapısı ve kendi insanlığını gerçekleştirebildiği alandır. Öteki kendisine karşı insani sorumluluğumuzun, dolayısıyla etiğin başladığı yerdir de. Öteki’ne nasıl davranacağız?

Öteki’nin bize karşı hakları nelerdir?

Yahudi On Emir’i Öteki’ni öldürmeyeceksin, ona yalan söylemeyeceksin, onun malını çalmayacaksın, onunla faiz alışverişi ve fuhuş yapmayacaksın der. Ama dünyada faize dayalı finans kapitalizmin de, kitleler halinde ölümlere yol açan silah ticaretinin de, porno ve fuhuş sektörünın de, propaganda ve reklam dünyasının da tepesinde Yahudi isimler var. İsrail’in katliamları, da gasp ve hırsızlığı da, finansal sömürüsü de, her türlü insan hakkı ihlalleri de eksik değil. Kime karşı yapıyor bunu? Öteki’ne.

Garip bir durum var burada tabi. Tezkire dergisinde yıllar önce Yahudi filozof, hatta Öteki ve etik felsefesinin filozofu Emmanuel Levinas’la yapılmış bir mülakatı yayınlamıştık. Orada Levinas’a tam da İsrail üzerinden sergilenen bu çelişki sorulmuştu. Cevabı, elbette çok basit değil, elbette bocalamanın ardından gelmiş ama sonuçları çok ürkütücüydü. Lafı ne kadar eğip bükse de şu anlama geliyordu: Filistinliler Öteki sayılmazdı. Onlar Yahudilerin dikkate almalarını gerektirecek bir insanlığa bile sahip değillerdi çünkü. Düşmandı onlar ve etiğin kurallarının (on emirin) geçerli olduğu Öteki’lik statüsüne sahip değillerdi. Dolayısıyla İsrail tarafından o zulmü de hak ediyorlardı. Öteki sayılmayanların malları çalınabilir, evlatları öldürülebilir, evleri gasp edilebilir, kendilerine yalan da söylenebilirdi. Çünkü kitaptan nasipleri yoktur, ümmidirler, gentile’dirler, düşmandırlar ve insan olarak davranılmayı hak etmiyorlar.

Levinas için Öteki’lik bir karşıtlık değil, aslında tenzih edilesi, saygı duyulası bir kategoridir. Ancak bu kategoriye bir şeref olarak yine ancak ‘bizden olanlar” dahil olabilirdi. Oysa Öteki, adı üstünde, başkasıdır, hiç kuşatamayacağımız, tüketemeyeceğimiz ve tamamen bilemeyeceğimiz yabancılığıyla başkası.

Nitekim etik tam da Öteki’ne karşı tutumlarımızda başlıyor ve bu yaygın çelişki her zaman bu soruyu gerektiriyor: Öteki kimdir? Onu nasıl tanımlıyoruz? Onu tanımlarken aslında kendi kategorilerimizin içine sokarak kendi kimliğimizin içinde eritmiş olmuyor muyuz? Onun farkını gideren bir tanımlama da yeterince adil değil elbet, ama ya farklı diye ona karşı etik olarak her çeşit sorumluluğumuzdan kendimizi muaf saymak…

Müslümanlar birbirlerine öteki midir? Öteki, Müslüman olmayanlar mıdır? Sınırı bu kadar basit çizilebilecek bir varlık kategorisi midir ötekilik?

Kendimiz için istediğimiz iyiliği öteki için ne kadar isteyebiliyoruz? Sadece kendimiz için mi yaşanası bir dünyanın hayalindeyiz, yoksa başkalarının da iyiliğini, mutluluğunu temin eden bir çözümümüz, bir ahlakımız bir yaklaşımımız var mıdır?

Bu sorudan, sadra şifa, insanlığa umut olacak bir siyaset felsefesine nasıl bir yol çıkar? Biraz daha ilerleyelim.

Başa dön tuşu