Köşe Yazıları

Ünsiyet ile nisyan arasında insan

Gündelik hayatın hengamesine, siyasi hayatın keşmekeşine, kıyasıya birbirimizi yıpratan çatışma ortamına kendimizi kolayca kaptırıyoruz. Bu hengame, bu keşmekeş, bu çatışmalar aklımızı başımızdan öyle bir alıyor ki, içinde çıkış noktamızı, buraya geliş sebeplerimizi, başka insanlarla olan ilişkimizin sebebini, mahiyetini de gözden kaçırıyoruz.

Rekabet ettiğim insan, benim gibi biri. Onun varlığı benim de varlığımın bir parçası. Aynı vardan varolmuşuz, aynı yerden gelmiş, aynı yere gidiyoruz. Benim insan olmamın sebebi başka bir insanla olan ünsiyetim. Bu ünsiyet olmasa, insan olma vasfımız tamamlanmamış oluyor. Ama işin ilginç tarafı insan olmaya dair hikayenin, yani kelimenin bir boyutu da nisyan ile kaim.

Ünsiyet ettiğimiz kadar birbirimize, birbirimizle olan ilişkimizin mahiyetini de, bizi var kılan asıl var’ı da unuturuz, nisyana bırakırız. İnsan olmanın trajik tarafı unutmanın da bu varoluşa dahil olması, hatta insan olma vasfını daha da belirliyor olması.

Yaradanı unuturuz, O’na olan ahdimizi, O’nun tarafından yaratılmış olduğumuzu, sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şeyin, bedenimizin, güzelliğimizin, hayatımızın, rızkımızın, şifamızın, tabiatımızın, varlığımızın, dilimizin her şeyimizin sahibinin O olduğunu aklımıza bile getirmeden bir sürü iş yaparız.
Kendi elimizde olmayan şartlarla bazı özellikler verilmiş olarak doğ(urul)muş olduğumuzu unuturuz, bize verilmiş bütün özelliklerin kendimize ait olduğunu zanneder, onlarla başkalarına kibirlenme, büyüklenmenin gafletine, nisyanına dalarız.
Siyasi tartışmalarımızın önemli bir kısmı bu asli bilgilerin, bu öz bilgilerin unutulmasına dayanıyor halbuki. Deprem, pandemi, sel, kasırga gibi doğal afetler bu dünyada bize ait olduğunu bildiğimiz hiçbir şeyin aslında bize ait olmadığını yüzümüze vura vura gösterir. Bir an için hatırlayanımız olur, ama sonra kısa süre içinde aynı nisyana kapılır, kaldığımız yerden gafletimize devam ederiz.
Oysa hayatımızın her anında bize bu işaretler, bu uyarılar gelir, hatırlatır gerçekliğimizi, uyandırır hakikatimize. Ne kadar zavallı olduğumuzu, ne kadar çaresiz, ne kadar güçsüz ve bu noktada ne kadar birbirimizin aynı olduğunu görüveririz. O anda yüz yüze kaldığımız bir gerçek de birbirimizden ne kadar farksız olduğumuz. Bu bilgi, bu farksızlık birbirimize kulluk etmemeyi de, birbirimize boyun eğmemeyi, başkalarından beklediğimiz şeyleri vermeye kimsenin kadir olmadığını da bütün ihtişamıyla tebliğ eder. Mutlaka alırız, herkes alır bu tebliği, aklının bir köşesine yazar veya yazmaz, kısa bir süre sonra da unutuveririz.
Pek hümanistçe sayılmaz bu hatırlatmalarımız tabi. Bugün dünyamıza hâkim olan genel-geçer itikat kaynağı olarak Aydınlanma iki yüz elli yıldır bize insanın yüceliğini, büyüklüğünü, egemen-özne olma iddiasını işleyip duruyor. Her şeyi bilen, öğrenen ve aydınlanan insan bir daha gaflete mi düşermiş?
Göremedik o insanı. Her neredeyse? Her türlü duygudan, kibirden, hırstan, kapristen, aşağılık veya büyüklük kompleksinden uzak olarak salt aklıyla hareket eden ve edindiği bilgiyi hiç unutmaksızın biriktiren, ulaştığı akılla dünyayı da aydınlatan o muhteşem insanı. Hümanizmin insanı budur. Aydınlanmanın resmettiği insan budur.
Çoğu zaman Aydınlanmacıların bu insan mitolojisine tarihselci bir tepki vererek teslim olan ilahiyatçılarımızın unuttuğu bizatihi insanı bütün hakikatiyle bize anlatan İlahi Kelam.

Oysa bu bilen, aydınlanan, egemen evsafıyla iyice azdırılan insanın asıl hakikatine yabancılaşmış olması, o hakikati unutmuş olması ve asıl gerçekliğine karşı gaflete düçar olmasının yol açtığı felaketler, insanlığın toplam keşiflerinden çok daha büyük. Yeryüzünü imar etmesi beklenen insan asıl görevini unutup yeryüzünde bozgunculuk yapmıştır. Oysa yüklendiği ve gereğini yapması beklenen emanet kendisinden önce göklere, yeryüzüne, dağlara teklif edilmiştir de onlar neyin ne olduğunu daha iyi bilmişlerdir, ama insan bu emanete, bu role, bu misyona talip olmuştur, çünkü insan çok unutkandır, nisyan ile malüldür.

Bilmesi yetmiyor, bildikleriyle cehaletini gideremiyor, cehaletin bir bilgiyi bir defa hafızaya kaydetmekle giderileceğini zannetmekle cehaleti tekrar üretmiş oluyor.
Konu enformel bir bilgi konusu değil, insanın sürekli unutmaya meyyal olduğu bir bilgidir. Yoksa hiçbir şeyken bir anne babadan doğmuş olduğunu kim bilmez? Hiç istemediği ve bilmediği bir anda bu dünyada yine kendi isteği dışında çekip çıkarılacağını da kim bilmez? Öldüğünde bu dünyada biriktirdiği hiçbir şeyin kendisiyle beraber gitmeyeceğini, her şeyi terk etmek zorunda kalacağını kim bilmez?
Herkes bilir, ama insanların çoğu şu veya bu oranda bu en çıplak, en temel hakikati unutarak yaşarlar. Hidayetten sonra delalet, insanın en mutat hallerinden. İnsanın en temel bilgileri yokmuş gibi yaşaması, başka insanlara da bu bilgilere sahip değilmiş gibi davranmaya kalkışması nisyandan da öte cahiliye hali.
Rabbimize ahdimizi unutmuş olmamız, dünyadaki varlığımızın, kesinlikle her birimize varoluşumuzla bildirilmiş hikmetini ve hakikatini unutmuş olmamızın vahim sonuçları sadece kendimizle sınırlı kalmıyor. Bilginin nisyanı bizim birbirimizi unutmamızı, ötekine uzaklaşmamızı da getiriyor beraberinde.
Biz insan olarak birbirimizin nesiyiz?

Rabbini unutan kendin de unutur, kendini unutan, başka insanları da unutur. Onlara karşı görevini, sorumluluklarını ve yerini de. Bütün sorunlar buradan çıkmıyor mu? O halde sorunun başladığı yerden sormaya başlamak lazım:

Biz birbirimizin nesiyiz? Bizi var eden ünsiyetimiz bizi kendi nisyanımıza terk ediyor olabilir mi?
Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu