GenelGÜNCELYazılar

Depreme dayanıklı önyargılar ve duygular

Dedik ya, deprem sadece yeri sallayıp üzerinde çürük temeller ve eksik malzemeyle inşa edilmiş binaları yıkmıyor. Her şeyi sallıyor, sarsıyor, yıkıyor ve yeniden daha iyi yapmak üzere insanlara bir fırsat sunuyor. Duyguları sarsıyor, hayatları, algıları sarsıyor, insan ilişkilerini sarsıyor, devletin duruşunu sarsıyor. Bu sarsıntının ardından kimilerini düzeltiyor ama kimilerini daha berbat hale de getirebiliyor.

Bu aslında her depremden sonra arif olanın hemen hatırlayabileceği apaçık bir hikmet hakikat.
Ancak önyargıları, ideolojileri, nefretleri, hırsları 20 şiddetinde depremlere dayanıklı olanlar var. Onca hakikate şahit oldukları halde, gözlerinin önünde bütün insanlar arasında en tartışılmaz bir ortaklık olan binlerce ölümü gördükleri halde, dünya ayaklarının altında onca sarsıldığı halde bu bakışlarında bir milim bir kayma olmuyor. Bu birleştiren hakikati bile başkalarıyla ayrışmak için, başkalarına höykürmek için, başkaları üzerindeki kibir ve nefretlerini beslemek için bir araca dönüştürebiliyorlar.
Aynı enkazın altında kalmış, nispeten Türk vatandaşlarından belki beş kat daha fazla mağdur olmuş Suriyelilere neler yapıldığını görüyoruz. Kendi yaslarını tutmaları bile kendilerine çok görülüyor.
Her deprem esnasında yaşanabilen ve yaşanmış olan aşağılık yağmacılıklar şimdi de yaşanıyor aslında. Bu depremde bunu yapanlar arasında belki Suriyeliler de olabilir. Ama oran olarak bakıldığında bizim kendi vatandaşlarımız arasında bunları yapanlar çoğunlukta. Ama birkaç Suriyeliye bu büyük afet esnasında yaşanan bütün günahları yükleyerek kendi kavmine yapışabilecek bütün kirleri aklama kurnazlığı bu depremin bütün şiddetine rağmen hiç sarsamadığı bir kötücüllüğün ifadesi. İnsan olan herkesin gözünü açan bu büyük ayet, bazılarının gözlerini daha da görmez kılabiliyor.
Ülkenin her tarafından, İslam dünyasının her köşesinden seferber olan yardımları motive eden duygular Allah’a ne kadar şükretsek az dedirtecek cinsten. Allah’a binlerce şükürler olsun. Hatırlayalım, yüce Allah’ın bizim üzerimizdeki nimetlerinden biri düşmanken veya birbirimizden nefret edecek kadar birbirimize soğumuşken, birbirimizden uzaklaşmışken, aramıza binbir türlü ayrılık, gayrılık ve mesafeler oluşturmuşken bizi kardeş kılmış olması… Depremler bütün acılarıyla birlikte hayatlarımızı sarsarken aslında ilahi sünnetin bir yanını da işletiyor. Sarstığı insanları yabancılaştıkları özlerine tekrar yaklaştırıyor. Bugün Türkiye’de ve genel olarak bütün İslam dünyasında depremle birlikte gördüğümüz bir manzara da budur.
Ama dediğimiz gibi bu şiddetli çifte depremin bütün yıkımlarıyla, ölümleriyle bile önyargılarını, kinlerini nefretlerini bir milim sarsamadığı var. Einstein mı demişti, “önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur” diye? İşte size 500 atom bombası büyüklüğünde bir depremin sarsamadığı önyargılarıyla, kaç ayarda bir aydınlatmanın açamadığı gözler.
İstanbul’dan, stüdyodan yapılan bir televizyon programında Murat Yetkin’in saha hakkında, sahayı hiç görmeye ihtiyaç bile duymadan o sarsılmaz önyargılarını konuşturduğu ifadeleri. Kendi sanki olay anından itibaren durmaksızın sahada çalışıyormuş gibi, sahadan gördüklerini değil görmediklerini aktarıyor:
“Hafızlık kursunu bitirdiklerinde ordu gibi resmi geçit yapan entarili sarıklı insanlar yok. Nerde onlar, bir işin ucundan tutamazlar mı? Soruyorum ya, nerde onlar? Ancak sala okurken mi meydana çıkacaklar? Hayat kurtarmak yerine ancak öldükten sonra mı meydana çıkacaklar. Bunu konuşmamız lazım ya artık, onu konuşma, bunu konuşma, yetti artık.
Bakmayınca tabii ki görmez, ama sorun, baksa da görmemek, görmek istememek. Aslında sahada bütün o cübbelisiyle cübbesiziyle, sakallısıyla sakalsızıyla muhafazakarların veya İslamcıların neredeyse tamamının sahada olduğunu görmesi için fazla bakmasına gerek bile yok. Her enkazın başında, her yardım dağıtım faaliyetinin başında onlar var.
Yetkin’in belki bakmadığı için göremediği aslında kendi dostlarından Merdan Yanardağ’ın gözlerine batmıştı daha önce. “Ne bu her kurtarma işinin sonunda insanların Allahu Ekber demeleri? Tekbir getirmeleri?” diye şikayetlenmekten de geri durmamıştı. Hayatın da ölümün de, kendi varlığının da sebebi olan Allah’ın büyük olduğunu duymaktan rahatsız olmak, sadece O’nun kararıyla yaşayıp nefes aldığımızı aynelyakin gördüğümüz böyle bir günde bu rahatsızlığını ifade edebilmek…
Sorsanız bir de ifade özgürlüğü yok diyorlar. Zaten Murat Yetkin bunu da söylüyor: “konuşmamız lazım ya artık, onu konuşma, bunu konuşma, yetti artık” diyor. Bu saçmalamanın ötesinde daha ne kadar saçmalamak için ifade özgürlüğü isteniyor olabilir sizce?
Sorsanız konuştuklarında ağızlarından inciler mercanlar dökülecek de iktidar onları kısıtlıyor. Yahu konuştuğunuzda kendinizi zaten sadece rezil ediyorsunuz. Sizin konuşmamanız sizin hayrınıza ki, kimsenin sizin konuşmanızı engellediği de yok. Bu kadar saçmalayabileni, bu kadar küstah, bu kadar kin ve nefret söylemlerini cahilce bir cesaretle döktürebileni kim tutabilir, kim tutabiliyor?
Aslında yeri gelmişken de söyleyelim, iktidarın daha etkili ve daha güçlü şekli muhaliflerini susturanı değil, konuşmaya daha fazla teşvik edenidir. Öyle ya, konuştukça kendini rezil edenlerin konuşmasından hangi iktidar rahatsız olabilir?

Ama işin bir de trajikomik tarafı, iktidar muhatap almadıkça daha fazla çıldırıp “konuşamıyoruz” diye yaygara koparmaları.

İktidar arzusu falan değil, bayağı bir mağduriyet arzusu bu. Ama belki oradan bir yağma çıkar uyanıklığıyla, işgüzarlığıyla ve saldırganlığıyla.

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu