GenelKöşe Yazıları

17 Aralık, Arap Baharı ve Türkiye

17 Aralık tarihi son 13 yıldır biri bütün dünya için biri de Türkiye için dönüm noktası oluşturan iki önemli olay dolayısıyla takvimde özel bir gün olarak yerini aldı. Arap Baharı denilen süreç Tunus’ta 2010 yılının 17 Aralık ayında bir seyyar satıcının kendisine haksızca muamele eden zabıtayı protesto için kendisini yakmasıyla başlamıştı. Bu süreç Arap dünyasının en az yüz yıldır maruz kaldıkları sömürge ve sömürge-sonrası istibdat şartlarından çıkış yapmak üzere ayaklanmaya başladıkları tarihti. Tunus’ta başlayan bu hareket kısa süre içinde Mısır, Libya, Yemen ve ardından Suriye’ye sıçradı. Ürdün, İran ve Fas’ı da yokladı.

Bu Azizi’nin yaktığı bir kıvılcımın bütün bu ülkelere bir alev olarak sıçraması hepsinin üzerinde çöreklenmiş bir gazın patlaması, hepsinde var olan derin rahatsızlıkların birbirinden cesaret bularak ifadesi, toplumsal bir enerji birikiminin dışa vurmasıydı.

Davos ve Mavi Marmara’dan sonra oluşan ortam dolayısıyla hepsinde de Türkiye bilerek-isteyerek olmasa bile esinleyici bir model olarak bir rol oynamıştı. Belki bundan dolayıdır hepsinde başlatılan karşı-devrim hareketleri Türkiye’de de bir yargı darbesi şeklinde gün olarak Arap Baharı sürecinin başladığı günü, yani 17 Aralık tarihini seçmişti. 17 Aralık’ın bir darbe girişimi olduğunda belki ilk anda tereddütler oluşmuştu, ancak bu girişimin arkasındaki güçler zamanla doğrudan askeri darbe teşebbüslerini 15 Temmuz’da da denediklerinde bütün yargı cuntaları da bütün ilişki ağlarıyla birlikte açığa çıkmıştı.

Şimdi ise 17 Aralık tarihinde ilginç bir hadise daha yaşandı:

Malum, sürecin başladığı Tunus’ta da defalarca karşı-devrim denemeleri yapıldı. Her seferinde Tunus’un devrimcileri özellikle bu darbelerin ardındaki komşu ülkelere “biz size devrim ihraç ettik, sizden darbe ithal etmeye hiç niyetimiz yok” diyerek girişimleri boşa çıkardılar. Ancak Tunus’ta süreç zamanla demokrasi yoluyla gelen bazı krizlere karşı daha çok mesafe alınması gerektiğini gösterdi.

Seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın seçilmiş parlamentoyu feshetme ve bütün yetkileri elinde toplamasıyla birlikte başlayan kriz, erken seçim tarihi olarak yine 17 Aralık’ı duyurmuştu. Beklenen seçimler yapıldı, ama bu sefer Tunus halkından yine 17 Aralık 2010 tarihindeki devrimciliği andıran o zaman başlamış sürece bağlılığını ifade eden anlamlı bir çıkış geldi. Seçimlere katılımı yüzde 10’un altında bırakarak konuşmuş oldu Tunus halkı. Bunun ne anlama geleceğini ve sonuçlarının ne olacağını göreceğimiz günler yaşayacağız.

Aslında bu vesileyle yeri gelmişken Arap Baharı süreci ile ilgili bazı hatırlatmalarda bulunmakta fayda var. Belki Arap-İslam dünyasının geri kalmışlığının sebebi olarak her zaman ilk başta değinilmesi gereken istibdada karşı ortaya çıkan hareket şimdilerde bu âlemde hiçbir şeyin değişmeyeceği yönünde bir umutsuzluğa bile yol açmış görünüyor. Çünkü Arap Baharı›ndan sonra yaşanan karşı-devrimler ve darbelerden sonra bu ülkelerin hepsinde durum demokrasi, insan hakları, özgürlükler, insan onuru ve ekonomik refah açısından çok daha kötüye gitmiş oldu.

Eskiden daha iyi bir hayat arzusuyla yapılabilecek bazı siyasi hareketler için iyi-kötü var olan siyasi alanın şimdi tamamı yok edilmiş durumda. Daha da daraltılmış demiyoruz, tamamen yok edilmiş durumda. Bu ülkelerin birçoğunda en ufak bir muhalefet, hatta siyaset için en ufak bir alan kalmamış durumda. Şu veya bu şekilde muhalefet etme potansiyeli olan herkes, daha ağzını açmadan katledilerek veya hapse atılmak suretiyle bertaraf ediliyor. Bir muhalif gazete veya televizyon kanalının bulunmadığı bu ülkelerin zindanlarında hiçbir yargılama prosedürü yaşanmadan binlerce aydın, alim veya siyasi en ağır şartlarda hapiste.

Bu durumun tabii ki böyle devam etmesi mümkün değil. Çünkü muhalifleri bastırmak üzere uygulanan istibdat ülkelerin bütün potansiyellerinin gelişimine de ket vurmakta, toplumda sadece muhalifler nezdinde değil, iktidardan nemalananlar için bile ülkeleri yaşanmaz hale getiriyor.

Tabii böyle durumlarda birçok kişinin aklına gelebilecek en ucuz fikir, Arap Baharı’na götüren sürecin tam da Arap ülkelerini kontrol altına almak için bir komplo olduğu, sürecin yine bazı malum mihraklarca tam da bu noktaya gelmek üzere kontrol altında olduğudur. Bu komplo düşüncesi daha ilk başta da vardı. Hep birilerinin basmış olduğu ve bütün Arap coğrafyasını yeniden şekillendirmek üzere harekete geçmiş bir “büyük güç”ten bir bahis vardı. O büyük güç bir türlü ortaya çıkmadı. Süreçten herkesin kayıpları oldu, buradan fırsatlar kovalayanlar da oldu elbet. Her doğal afet gibi, her sosyal felaket veya gelişmeden olduğu gibi.

Şimdi gelinen durumun o kontrolü arayan mihraklar açısından da hiç de arzulanır bir durum olmadığını nasıl anlatabiliriz? İşin daha da kötüsü, ayaklananları, özgürlük, onur ve ekmek talep edenleri gelinen durumdan sorumlu tutan yaklaşımlar.

Arap Baharı bir sosyal, siyasal, ekonomik durumun doğal bir sonucuydu. Karşı devrimler yoluyla belki durduruldu ama gittikçe şehirleşen, modernleşen, dünyayla entegre olan olabildiğince dinamik halkların talepleri sonuna kadar bastırılamaz. Haddinden fazla bastırmanın sonucu her zaman kontrol altına alınamayacak patlamalardır.

Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan siyasi, sosyolojik şartların analizleri yeterince yapılmadı. Oysa hâlâ içinde olduğumuz bir süreç bizi çok yakında ilgilendiriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu