Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yükselen milliyetçilik ve belirsiz kimlikler

Türkiye”de epey zamandır yükselmekte olan bir milliyetçilik olgusu herkesin dikkatini çekiyor. İki gündür Bilgi Üniversitesinde Yükselen Hassasiyetler, İnişe Geçen Değerler başlığı altında Türkiye”de Dünden Bugüne Bir Siyaset Yapma Biçimi Olarak Milliyetçilik(ler) tartışılıyor. Toplantı gündemdeki birçok konuya ince mizah duygusuyla zekice katkıda bulunan Siyasal Ufuk (SU) isimli gençlik hareketi tarafından Hrant Dink anısına düzenlenmiş.

Milliyetçilik sadece Türkiye”de yükselen bir konu değildir. Avrupa”da da bilhassa Müslümanlar Avrupa”nın bir parçası haline geldikçe karşı tarafta milli reaksiyonlar harekete geçiyor. Türlü sebebi var. Bir nedeni de büyük ölçüde kimliğin çok açık ve net bir biçimde tanımlanmamış olmasından kaynaklanıyor.

Genel bir sosyolojik kuraldır. İnsanların kimlikleri belirsizleştikçe ötekini kabul etmeleri zorlaşıyor. Bugün küreselleşme ve liberal toplum düzeninin normlarının yaygınlaşması, kimlikleri belirsizleştirici bir etki yapıyor. Bu belirsizliği bir de bir “yabancı saldırısı” (veya iddiası) izlediğinde ilginç bir biçimde çok daha fanatik bir direnişe, bir kendini kapatmaya geçebilir. Burada kimlik belirsiz olunca yabancının tespiti de çok belirli veya isabetli olamıyor. Göz görmeyince dost da düşman da el yordamıyla seçiliyor ve çoğu kez dost ve düşman birbirine karıştırılıyor. Düşman diye gider tam bir dost olan Hrant”ı vurur, dost diye gider Türkiye”yi ele güne rezil eden, nefretinden ve kısır aklından başka sermayesi olmayanların peşine takılır.

Milletlerin inşa sürecinde bir “devlet iradesinin payı” da diğer bir sosyolojik kuraldır. Daha açıkçası bir milletin varlığı metafizik bir şey değildir, o nihayetinde bir devletin tasarımıdır. Hep zannedildiği gibi devletleri milletler kurmaz. Milleti devlet kurar.

Milliyetçilik de durduk yerde halkın “durumdan vazife çıkarmasıyla” yükselmiyor. Bu yükseliş de bir tür devlet inisiyatifi, iradesi, desteği ister. Türkiye”de son zamanlarda ulusalcılık adına ortaya çıkan grupların hepsinin arkasında dokunulamayan bir tür devlet gücü olduğunu herkes görüyor.

Mersin”de sahneye konulan bayrak olayının nasıl baştan sona tezgâhlandığını gördük. Emekli askerlerin bir tür seferberlik andıyla insanları belirsiz bir milliyetçilik adına örgütlemesine dokunul(a)madı bile. Benzer bir töreni başka herhangi bir siyasi hareketin yaptığını tasavvur edin bir… Bir çok üniversitenin rektörü milliyetçilik ateşine körükle gidiyor. Öğrencileri ve öğretim üyelerini açıkça ulusalcı mitinglere pervasızca sürüklüyor. Üniversite açılışlarında öğrencilere Çılgın Türkler isimli kitap hediye ediliyor. Bu kitabı okuyup çıldıran Türk”ün aklı ne zaman başına gelir de derslerine çalışır, rektörler bunu hiç hesaba katmıyor, çok yanlış yapıyorlar.

Görülüyor ki, bugün yükselen milliyetçilik de ulus ile devlet arasındaki ilişkiden pek farklı bir temele dayanmıyor, devlet gücünü ve aygıtını kullanan insanların marifetiyle kotarılan bir hareket oluyor. Bu esnada piyasada başka herhangi bir siyasal veya gençlik hareketinin asla kullanamadığı cömert bir tolerans ve himaye alanından yararlanıyor ve buna rağmen hiç de zannedildiği kadar “millet” arasında yaygın bir taban bulamıyor. Sadece ulusalcılığın rahatça gezinebildiği, diğerlerinin neredeyse içine sokulmadığı bu tolerans alanı milliyetçi gençlik cereyanlarının daha engelsiz esmesini sağlıyor. Hiçbir zaman marjinal olmaktan kurtulamadığı halde, hoyratça kullandığı iktidar söylemi sayesinde neredeyse kendilerinin dışındaki bütün akımları “yabancı”, “hain” sayarak, çok kolay ithamlarla başkalarını öteleyerek fiilen “bölücü” bir hareket olarak çalışıyor.

Kimlik tabii ki insana doğuştan verilen bir şey değildir, insanın seçtiği bir şeydir. Ancak seçilen kimliğin belirsizliği yine de ciddi bir sorundur; manipülasyon için son derece elverişli bir alan sağlıyor.

Dinin sınırları ve tanımı konusunda bir belirsizlik yaşayanların tavırlarında da aynı sorun vardır. En fanatik dincilerin din konusunda en az bilgili insanlar arasından çıkması da neredeyse bir kuraldır. O belirsizlik, sınırları korumak için bir kefaret duygusunu harekete geçiriyor. Kefaret, yapılamamış bir görevin telafisi adına bir kereye mahsus akla zarar şeyler yapmaya sevk eder. Bir de serde bilgisizlik varsa “telafi görev” tanımı telkinlere açık bir alanda belirleniyor.

Son bir not da toplantının düzenlenmesine vesile olan Hrant Dink”le ilgili: Dink, sıradan biri değildi. Onun öldürülmesi dolayısıyla bir Müslüman olarak, bir Türk olarak en derinlerde bir yürek acısı hissetmek Müslümanların veya Türklerin Türkiye için yakıştırdıkları kimliğe halel getirmez, Türkiye tahayyül ettikleri gelecekten de saptırmaz. Aksine bu kimliğin ve geleceğin ne kadar asil, ne kadar insani ve ne kadar geniş olduğunu bile gösterir. Bu konu tabii ki daha çok SU götürür.

Ancak bir taziye dolayısıyla sergilenen en insani teveccühe karşı bir kıskançlık sergileyenlerin, millilik karakterlerini bilemem, ama İslam adına söyleyebilecekleri hiçbir şey yoktur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: