Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yorum bağcısının dayağını yememenin yolları

Necip Fazıl Kısakürek”in bir diyalog vesilesiyle Osman Yüksel Serdengeçti”ye hitaben şöyle söylediği anlatılır: “Beni şu ana kadar bir tek sen anladın, ama sen de yanlış anladın”.

Bunca yıldır okunmakta olan, eserleri satış rekorları kıran, Türkiye”yi köşe bucak gezerek verdiği konferansların hemen hepsine yüzbinlerce kişinin iştirak ettiği bu büyük üstadı hiç kimsenin anlamamış olması mümkün müdür? Belli bir kuşağın eserlerini okuyarak büyüdüğü ve kendilerini en çok etkileyen yazarlar arasında saydığı “Üstad”ın bu kadar anlaşılmaktan şikâyetçi olması sadece onun basit bir halet-i ruhiyesine mi dayandırılmalıdır?

Necip Fazıl”ın üstün belagat ve nüktedan özelliğini bir an için hatırlayarak bu söylediğinin bir abartma olduğuna hükmedebiliriz. Veya bu tavır sadece Üstadın başına bir defalığına gelmiş bir olay olsa yine aynı kayıtsızlığı sürdürebiliriz.

Oysa neredeyse bütün yazarların, büyük düşünürlerin veya anlaşılmak üzere yoğun çabalar sarf eden birçok insanın bir noktada bu “hiç anlaşılmama” veya en iyi ihtimalle “yanlış anlaşılma” duygusuna kapıldıklarını, bundan şikâyetçi olduklarını görürüz.

Nedir bu yanlış anlamanın hikmeti?

Bu kadar çok insan neden bir insanın etrafında, o insanı anlamamak üzere toplanır? Binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce insan bir insanın etrafında doluşup da bir “anlamama”yı veya bir “yanlış anlama”yı nasıl bu kadar ısrarla paylaşırlar?

İnsanlar birini anlamıyorlarsa nasıl bu kadar kolektif bir şekilde “anlıyorlarmış gibi” rol yapabiliyorlar?

Üniversitelerde, edebiyat çevrelerinde, manevi dünyalarımızda temayüz etmiş bir insan yoktur ki, hakkında “üstat anlaşılamadı” sözü edilmesin. Peki, bir takım insanların anlaşılmadığından bahseden onca insan, sözü edilen insanları ne ölçüde anlamıştır? Muhtemeldir ki, o insanların bunca hayıflanmadan sonra ortaya koydukları yorumlar mevzubahis üstatlar hakkında hiç de çoğu kişi tarafından makul karşılanabilecek bir profil sergilemez. Muhtemeldir ki, o insan da kendine “anlaşılamayan üstat”ın hatırına açtığı krediyi hemen tüketiverir. O insanı en iyi kendisinin anladığını söyleyerek o üstat adına, o üstadın manevi değerinden beslenen bir iktidar alanı açar kendisine.

Burada “anlaşılmayan” veya “yanlış anlaşılan” şahsın siyasi, edebi, felsefi veya manevi kişiliği bir fark yapar tabii ki. Hele bu şahsın toplum nezdinde sahip olduğu güçlü bir izlenim, etki varsa, onun yanlış anlaşıldığı teması üzerinden devşirilen iktidarın etkisi de o ölçüde güçlü olabilmektedir. Bir insanın normalde yaygın bir biçimde anlaşıldığından daha farklı bir yorumunu ileri sürenlerin, tabii ki, çok makul bir hikâyeyle ortaya çıkmaları gerekiyor. Ancak hikâye ne kadar makul olursa olsun, bir şahsın anlaşılması her zaman bizi müteşabih bir alana açık tutar.

Bunda yazarların bir bütünlüğe sahip olmamalarının büyük etkisi vardır. Hangi yazar hayatı boyunca başladığı çizgide istikrarlı bir biçimde sebat edebilmiştir ki? Yüksek bir tutarlılık iddiası taşıyan yazarlar bile hayatlarının belli dönemlerinde büyük zikzaklar çizmişlerdir. Bu zikzaklarının yazılarına yansıyan izleri olabilmiştir, yansımayanı olabilmiştir. Bir insanı, bir yazarı, bir yazarın imzasını, topyekûn bir bütünlük olarak algılamamız, anlama konusundaki çoğulluğumuzun en önemli nedenlerinden birisidir. Çünkü hiçbir imza yekpare bir bütünlük arz etmez. Her imza kendi içinde her türlü üretime açıktır.

Üstelik birçok düşünür bu tutarlılığı bizzat kendisi ısrarlı bir biçimde iddia ederek bu konuda işi zora sokar. Yazı hayatı boyunca ne söylemişse bir tutarlılığa sahip olduğunu iddia eder. Oysa tutarlılığın önemli bir kısmı, insanın zihninde ürettiği bir bütüncül hikâye ile alakalıdır. Bir yazarın kendi düşünce seyriyle ilgili kendi kafasında bütünlenebilen bir hikâye, başka insanların kafasında aynı şansa sahip olmayabilir. İnsan kendi tutarlılığını her zaman kendisi iddia etse bile, bunu kendisi temin edemeyebilir.

Bazen de kişinin kendisi için iddia ettiğinden daha fazla bütünlük ve tutarlılığı başkaları ona atfeder. Uçmayan şeyhi uçuran müritlerin hikayesine yakın bir hikayedir bu da. Buradan da bir yazarın veya düşünürün metinlerine kutsal metinlere yakıştırılana yakın bir tarih-üstülük, bir mutlak kesinlik ve bütünlük isnat edilir. Böyle olunca o metinlerin yorumu da öyle herkesin harcı olmaktan çıkar, Yorumlanması bir otorite işidir ve bu otorite çoğu kez belli bir söylemsel teşekkülün tezgahını açıp sürdürdüğü bir iktidar alanına dönüşür. Oraya destursuz girenlerin o metinlerin varsa meyvesini değil, olsa olsa dayağını yerler.

İşin gerçekten de “anlama” kısmına geri dönersek, bağa destursuz girme yolunu bulup da dayağı yemekten hasbelkader kurtulanların oradan yiyip yedirebileceği bir şey gerçekten yok mudur?

Bu soru bizi “yaratıcı yanlış anlamalar” diye bir alana çıkarıyor galiba. Ona da sonra devam edelim.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: