Prof. Dr. Yasin AKTAY

YÖK neyi muhafaza ediyor?

Vatanseverlik ve milliyetçilik anlayışımızda bir tuhaflık olduğu kesin. Hiç kimseye memleketimizin bir karış toprağını kaptırmama konusunda talimli ve hatta yeminliyizdir. Milletin bir ferdinin on kişiye bedel olması bile bizi tatmin etmiyor, bütün dünyaya bedel olmasını arzu ediyoruz. Ama gel gelelim, elimizdeki vatan toprağını dönüm dönüm, hektar hektar çarçur etmek, vatan evlatlarını da hasbelkader ezberleri dışında konuştuklarında binini bir paraya satmak hususunda yine üstümüze yok.

Elinizdeki toprağın kıymetini bilmedikten, olabilecek en yüksek verimlilikte kullanma yollarını aramadıktan sonra, istediğiniz kadar genişletin, sadece yükünüzü ve zahmetinizi artırmış olursunuz.

Elinizdeki insanın kıymetini bilmedikten sonra, milletin bütün fertlerinden sadece tek ses çıkmasını arzu ettikten sonra, ne arzusu, çıkan bütün sesleri dışlayıp düşman ilan ettikten sonra, milletinizin hiçbir ferdi, değil dünyaya, değil on kişiye bini bir kişiye bile bedel olamaz.

Türkiye hâlâ orman arazilerini, ekilebilir alanlarını en hoyrat kullanan, israf eden ülkelerden biridir. Mevcut arazilerini ha gayret biraz daha verimli kullanmanın, hatta israf etmemenin, yollarına baktığında aynı vatan üzerinde yer alan anki toprağın birkaç katına sahip olması işten bile değil.

Toprak fethetmek bir şey değil, elindeki toprağı toprak olarak korumak hiçbir şey değil. Önemli olan bu toprağın ne kadarına hak ettiği ehemmiyeti verdiğinizdir. Ölen öldükten, ihanet eden ettikten sonra geriye “kalan sağlar bizimdir” diyerek millet kurulmaz. Memleketin her bir evladını ne kadar içerebiliyorsunuz, önemli olan da budur.

Türkiye”de üniversite oranının artması aslında ülke kaynaklarının daha verimli hale getirilmesinin yollarından biridir. Türkiye nüfusuna oranlandığında ve tabii ki ABD veya Avrupa ile karşılaştırıldığında bugün için en az 500 üniversiteye sahip olması gereken bir ülkedir. Üniversite okumak isteyen nüfusunun ihtiyacını karşılayacak asgari orandır bu. ABD”nin 280 milyon nüfusuna karşılık 5000”e yakın üniversitesi vardır. Okumak isteyen herkes, kaderini bir şekilde eğitim yoluyla değiştirmek isteyen herkes, bir yolunu bulup okuyabiliyor. Ülkenin kendi kaynaklarını olabilecek en verimli şartlarda kullanmasının yolu, içe doğru genişlemesinin, eldeki toprağı ve insanı kazanmasının yolu budur.

Türkiye”de yüksek öğretim varolan bir alanı dar tutarak, o alanın etrafına güvenlik duvarları örerek ve girişi bir imtiyaz haline getirerek işliyor adeta. Eğitim insanlara faydalı olmak yerine o süreçten geçen insanlara imtiyazlar dağıtmayı önceliyor. O yüzden, özellikle yüksek öğretimin stratejisi Türk milletinin kapasitelerini artırmanın arayışı üzerine kurulamıyor, aksine bu imtiyazların korunmasına dönük alabildiğine muhafazakâr bir refleksle şekilleniyor. Daha önce de söyledik, kapısına kimlik gösterilerek ve bir sürü güvenlik kapısından geçilerek girilebilen üniversiteler Türkiye”ye özgüdür. Başlıbaşına bu bile çok şey anlatıyor.

Başka bir örnek, hasbelkader sonradan açılabilen üniversitelerde, belki nispeten rahatlıkla kurulabilen bölümlere karşılık, bazı bölümlerin açılmasına asla izin verilmez. Bu bölümlerin çok daha önemli olduğundan veya eğitiminin çok zor olduğundan değil, aksine, o anabilim dallarının mesleğe giriş koşullarını zorlaştırarak sağlamaya çalıştıkları bir imtiyaz kaygısından dolayıdır bu.

Üstelik bütün bu imtiyaz kaygısı milliyetçilik ve vatanseverlik gibi söylemlerin ardında gizlenmiyor mu? Söyleyecek söz bulamazsınız. Kalite diyor, tabelayı dikmek üniversiteyi açmak demek değil diyor, yeterince yetişmiş öğretim üyesi ve eğitim-öğretim ortamı yoksa üniversite açmak bir anlam ifade etmez diyor.

Bugün Yüksek Öğretim alanındaki büyüme, hükümetlerin bu konudaki neredeyse kayıtsız desteklerine rağmen, ekonomik büyüme oranlarındaki büyümenin çok gerisinde kalıyor. Bundan beş yıl önce de üniversitelere yerleştirilebilen öğrenci sayısı 180 bin civarındaydı, kaydedilen yıllık ortalama yüzde 5-6”lık ekonomik büyümeye (toplamda neredeyse yüzde 30”a) karşılık bugün üniversitelere hâlâ aynı miktarda öğrenci yerleştirilebiliyor.

Geçtiğimiz yıl 15 yeni üniversitenin açılması doğrultusunda verilen karara YÖK”ün sergilediği direnişi hatırlıyorsunuz. Bu yıl içinde de 10 ile yeni üniversitenin açılması gündemde ve YÖK aynı söylemlere direnişini daha da sertleştiriyor. Öğrenci başına düşen öğretim üyesi oranını gündeme getirince doğal olarak başbakanın sorduğu soru akla geliyor: Sahi, öğretim üyesini kimin yetiştirmesi bekleniyor?

İşin doğrusu ise öğretim elemanı oranı konusunda çok farklı uygulamaların mevcudiyetidir. Birçok bölümde nerdeyse iki öğrenciye bir hoca düşecekken, başka bazı bölümlerde 50 öğrenciye bir hoca düşebiliyor. Bu da YÖK”ün bu konudaki tutumunun gerçekten milleti bütün unsurlarıyla sahiplenen bir yaklaşımdan ziyade ayırımcı bir tutumu sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor.

Bu ayırımcı tutum, sonuçta Türkiye”nin vatanıyla genişlemesine, milletiyle güçlenmesine hizmet etmiyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: