Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yerel yönetici adayları için kılavuz sorular

Tarih boyunca büyük medeniyet kurmuş olanların hiç biri yola büyük medeniyet kurmak üzere çıkmamıştır diyesim var. Diyesim var diyorum, çünkü bir hüküm ifadesiyle cümleyi bitirmek büyük bir genelleme olur ve yanlışlanması, hatta test edilmesi pek mümkün olmayan bir genelleme olur.


Bunun için büyük medeniyetler kurmuş olanların hepsinin ilk kurucularının düşüncelerini, hayata bakış tarzlarını, gelecek perspektiflerini incelemek esasen pek mümkün bile değil. Çünkü elimizde tam da o “ilk insanlara” dair yeterince bilgi ve veri yoktur. Buna rağmen bildiğimiz medeniyetleri kurmuş olanların niyetlerinin ve gelecek perspektiflerinin bu olmadığını söyleyebiliriz.

Osmanlı’yı kuran iradeye dair bugünlerde gösterimdeki dizi dolayısıyla ciddi bir algımız var ama bu algıların geriye dönük bol hüsnü niyetlerle belirlenen bir bakışla kurulduğunu unutmamalıyız. Ertuğrul’u ve arkadaşlarını asırlar sonrasına dair planlar yapabilen birileri olarak hayal edebiliriz ama bu insanoğlunun ve tarihin tabiatına uyan bir şey değildir.

Belki şu çok açıktır, Ertuğrul geleceği, yani gaybı bilmiyordu, bilemezdi, ama, o gün ne yapacağını, ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu ve yapacağını tam bir kararlılıkla, istikamet üzere yapıyordu.

İyinin de kötünün de evrensel bir geçerliliği vardır. Dünyaya hatırlanmanızı gerektiren bir eser bırakmışsanız, iyi ve kötüye dair yaptığınız tercihler ortaya koyduğunuz eserlerle birlikte asırlar sonra da bugüne doğru parlak fikirler ve eylemler olarak ışıldar. Sanki bugünü görmüşsünüz gibi tarihin derinliklerinden bugüne sesiniz yetişir. Tıpkı bu yazının üslubunda olduğu gibi aradan zaman kipi çekilir, binlerce yıl farkıyla yaşamış insanlar çağdaşlaşır, birbirleriyle hiçbir tarihsel engel tanımadan buluşurlar.

Medeniyetler onları ilk başta kuran insanların niyetlerinden, hayata bakış tarzlarından ve bilhassa gündelik hayat ilişkilerine ve insanlararası ilişkilere yansıyan küçük ilkelerden ve davranış kalitesinden çok etkilenir elbet.

Başka insanları nasıl görüyorsunuz? Kendinizi bu ilişkiler ağı veya kozmosu içinde nerede görüyorsunuz?

Allah’ın sizin ve diğer insanların üzerindeki etkisi, rolü nedir? Günün birinde hesaba çekileceğiniz bir ahiret inancınız var mı?

Varsa bu inanç sizin davranışlarınıza, diğer insanlarla, tabiatla, çevrenizle olan ilişkilerinize nasıl yansıyor? Bütün bu inançların niteliği ve kalitesi sizin şehir hayatınıza da etkisi olacaktır?

Bu dünyada yalnız olmadığınızı ve başka insanlara karşı bir sorumluluğunuz olduğunu en karmaşık, en detaylı ve en güçlü biçimde hissettiğiniz yer şehirdir. Daha doğru bir ifadeyle, başkalarının varlığıyla, başkalarına karşı sorumluluğunuzla en sık ve en ince biçimde sınandığınız yerdir şehir.

Başkası bizim için ne ifade ediyor? Başkası kimdir? Başkası bizim kavimden, aşiretten, bizim memleketten, bizim dinden, bizim mezhepten, bizim partiden değilse ona karşı sorumluğumuz nedir?

Şehir hep bizim gibi, yani bizim gibi insanlardan oluşmaz. Sadece “bizim gibi” insanların bir araya gelerek oluşturduğu mekanlara şehir denmez. Ortaçağda tam da bu tür bir şehri arayanlar olmuştur. Sadece belli bir dinden, belli bir ırktan olan insanların yaşayabildiği steril “Tanrı Şehri” ideal şehrin bir modeli olarak tasarlanmış ve pratize de edilmiştir. Modern şehir istense de bu kadar kapalılığa imkan vermiyor, ancak şehirde farklılığı nasıl yerleştirdiğine göre farklılaşıyor şehirler.

Tam da bu noktada, şehirde kendisine yer verilen “yabancı”nın şehirde nasıl muamele gördüğü, şehrin bedensel bütünlüğü içinde nasıl bir organik rol verildiği medeniyetin kalitesini de ortaya koyan ayrı bir imtihandır.

Medeniyetlerin kalitesi tam da bu işbölümünde sınanır. Başkasıyla olan ilişkide, başkasının şehrin beden bütünlüğündeki yerinde, farklılıklara nasıl bir beden siyasetiyle mukabele edildiğinde…

Başkası sadece etnik olarak değil, bilhassa ekonomik olarak sizden ayrıdır. Maddi gelir seviyesi, zenginlik seviyesi olarak ayrışmış olan insanların mekânsal olarak ayrışması ve birbirleriyle ilişkileri. Bugün şehirlerimiz giderek birbiriyle hiç temas etmeyen ayrı dünyaların yerleştikleri “ekonomik gettolara” dönüşmüş vaziyette mesela. Bu hangi dünya görüşünün bir yansıması?

Komşumuz açken tok yatabilme lakaytlığına sahipsek ahiret inancımızın olduğunu sansak da aslında yok demektir. Çünkü ahiret inancı sadece basit bir kanaat oyundan ibaret değildir. Yaptığımız her şeyden, hatta yapabileceğimiz halde yapmadığımız her şeyden hesaba sorulacağımıza dair etkili bir kaygı halidir ahiret inancı. Başkasına karşı sorumluluğumuzun tam da bu yüzden ertelenmesine yer bırakmayan bir endişe halidir. Komşumuza karşı sorumluyuz ve bu sorumluluğumuz bizim her türlü davranışımızı, yerel ve genel siyasetimizi belirler.

Komşumuz açken tok yatmıyoruz elhamdülillah. Çünkü hiç fakir komşumuz yok. Sorun da burada. Şehirle ilgili beden siyasetimizi öyle bir kurmuşuz ki, zaten kırk bina öteye kadar komşularımız arasında hiçbir fakirin bulunmadığı sitelerde, semtlerde veya mahallelerde oturmak suretiyle o sorumluluğumuzu bir anda aşıveriyoruz.

Bugünün şehir dünyası artık bu şekilde, verili. Yeni doğan çocuklar, hayatlarını yeni baştan kuracak ve etiğin bütün temellerini buradan itibaren kurup yaşayacak olan çocuklar için başka bir alternatif de yok. Komşusu kimdir, nasıl bilecek? Aç komşusu olmadığı için bu sorumluluktan muaf mı sayacak kendini? Kendi komşuları arasında aç, biilaç, naçar insan yoksa başka semtlerde yaşanan açlık ve sorunlardan da muaf mı olacak?

Şehir yönetimi fakirlerle zenginlerin birbiriyle komşu olamadığı bir şehir yapısında insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını işlemek, bunu harekete geçirmek gibi bir misyona da sahip olacak mıdır?

Şehir, insanın kendini görebildiği, fark edebildiği, isterse kendini daha da geliştirebildiği, isterse de içindeki bütün hastalıklarını daha da derinleştirebildiği bir yer.

Kendimize bakmaya devam edelim.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: