Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yeni oryantalizmin sürpriz aktörleri

Şeytanın hilesi çoktur. İnsana bilmediği, fark etmediği yanından yaklaşmak gibi bir mahareti vardır. Bir şeytani faaliyet biçimi olarak darbeciliğin taktikleri de öyle. Zaman zaman ülkeyi terörden, irticadan, bölünmekten veya komünizmden kurtarmak adına hareket eder, masum zihinleri öyle avlar. En masum gerekçelerle boy gösterir ve kendi varlığını, müdahalesini, sahne alışını çok hoş gösterir.

17 aralık darbe teşebbüsü de kendini olabilecek en masum gerekçe üzerine inşa etti: Yolsuzlukla, rüşvetle mücadele. Bu gerekçeye itiraz edebilecek hiç kimse yoktur. Ama 17 Aralık”taki operasyonun kendisi başlıbaşına binbir türlü yolsuzluğun içiçe geçtiği bir hareket. Zamanlaması, kompozisyonu ve gözettiği hedef ve etki ve üslubu bakımından ne yapmaya çalıştığı çok âşikar bir eylem. Ama yarattığı fiili durum dolayısıyla –ki, bu fiili durumu yaratma tarzı dolayısıyla da apayrı bir ahlaksızlık ve yolsuzluk örneği- insanlardaki temiz toplum, helal kazanç duygularını avlamayı hedefledi. Oysa bu olayı üstlenenler bir bütün olarak hareketin ne amaçla yapıldığını ve amacın yolsuzluk olmadığını çok net fâş etmiş oluyor.

17 Aralık operasyonunu savunan cephenin yolsuzluğa yaptığı vurgunun yanısıra bu operasyonun uluslararası nedenleri üzerine serd ettiği tahliller aslında çok aydınlatıcı. Today”s Zaman”ın epey zamandır Başbakana ve Türkiye”nin dış politikasına yönelttiği eleştiriler ve Türkiye”yi dünyaya ihbar edercesine yaptığı yayınlar nasıl oluyorsa 17 Aralık operasyonunun da gerekçeleri arasında yerini alıyor. Aslında buna dair çok şey yazıldı, tekrarlamayayım. Anlaması ne kadar zor olsa da hepsini anladık. Ama hala anlamakta zorlandığım husus Ali Bulaç”ın bu esnada yazdıkları.

Dönüp tekrar tekrar okuyorum, anlamakta zorlanıyor, bir sonraki yazısını bekliyorum, belki durumu düzeltecek bir iki şey daha okurum, ama nafile. Ali Bulaç son olaylar vesilesiyle de İslamcılık adına eleştirdiği AK Parti”ye ve Erdoğan”a en fazla dış politikasından dolayı yükleniyor.

Mesela gördüğünü düşündüğü büyük resimden bakarak diyor ki: “Kuzey Irak Kürtleriyle ittifak kurup dünyaya meydan okumak dünya ve bölge ülkeleri tarafından hem bizlerin hem Kürtlerin dayak yemesini kabullenmek demektir.”

Demek ki, bu yediğimiz dayaklar biz dünyanın bütün itirazlarına rağmen Kuzey Irak”la ittifaklar kurmaktan kaynaklanıyor. Dünyanın bir çok aktörünün bizim Irak Kürdistanı ile bu tür ittifaklar kurmamızdan rahatsız olacaklarını biliyoruz zaten de, Ali Bulaç bundan neden rahatsız oluyor? Dayak yemekten bu kadar çok korkuyorsa neden İslamcıyım diyor ki. İslamcı olmak demek dayak yememe garantisi elde etmek midir? Böyle garantili bir İslamcılığın olamayacağını hatırlatırım.

Bulaç sadece Kuzey Irak”la değil, Türkiye”nin hemen her cesur atılımını, bağımsız siyasetini, kendi ayaklarını üstünde durma ve ilerleme girişimini bir tür sınırını aşma olarak niteliyor nerdeyse. Hani neredeyse yapacağımız her yatırımdan, girişeceğimiz her siyasetten küresel “otorite sahiplerini” bilgilendirmemizi salık verecek.

Bulaç”ın ifadesiyle, “Türkiye”nin Batı sisteminden kopup Rusya”ya yaklaşması “bir seçenek” ancak Rusya, Amerika ve Batı”ya rağmen Türkiye”ye yeşil ışık yakmaz” ne demek mesela? Bulaç ne zamandan beri Türkiye”nin atacağı bütün adımları Amerika ve Batı”yı bu kadar çok dikkate alarak atması gerektiğini düşünüyor? Ayrıca bütün bunları yapan bir Türkiye”den geriye ne kalır? İslamcı Ali Bulaç böyle bir Türkiye”den gurur mu duyar?

Yazılarının neresinden tutup düzeltelim diyeceğimiz çok kısmı var. Örneğin Mısır”da veya Arap Baharı”nda durumu okuyamamış hem Suudi Arabistan”ı hem Mısır”ı hem Suriye”yi kaybetmişiz. Doğru okuma nasıl olabilirdi acaba? Darbe olur olmaz hemen kaybetmemek için Sisi”ye kutlama grubu mu yollamamız gerekirdi? Bunca katliamlarına rağmen Esad”la ilişkimize hiç bir şey olmamış gibi devam mı etmeliydik?

Diyor ki, “2011”den itibaren Türkiye”nin “iş aldığı patrona meydan okuması” sadece kendisinin değil, Suriye ve Mısır”ın da başını belaya soktu.” Bununla aslında baştan beri AK Parti”ye karşı bütün analizlerinin nasıl iflah olmaz bir suizanna dayandığını ve bundan dolayı aslında hiç bir şeyi göremediğini ve anlamadığını ortaya koymuş oluyor. Uluslararası ilişkileri bir ülkenin başka bir ülkeye iş vermesi basitliğinde ele almanın hiç bir aydınlatıcı tarafı olmadığı gibi, başta yapacağını duyurduğu samimi özeleştiri çizgisinden de onu fersah fersah uzaklaştırır.

Türkiye”yi son yıllarda aslında bir İslamcı olarak gururlandırması gereken bütün açılımlarından dolayı eleştirirken, akılda kalan veya kalacak tek tavsiye Türkiye”nin ABD”yi veya Batı”yı tekrar patron bilmeye devam etmesi ve onların sözünden çıkmamasıdır. Hele Kürtlerle, Araplarla barışıp iyi ilişkiler kurup bir güç falan olmaya kalkmamalı bu ülke. Aslında söylemeye benim de dilim varmıyordu, ama Orhan Miroğlu bunun adını son derece isabetli bir biçimde koymuş: Yeni Oryantalizm.

Belki de bu yeni oryantalizmin aktörünün Ali Bulaç veya hizmet hareketi olması bir sürprizdir. Ama hayat sürprizlerle doludur ve bu sürprizin her biri bir imtihan olarak çıkar karşımıza.

Hele bir de Türkiye”nin bu dinamik dış politikasından dolayı başımıza batılıların işler açacağını söylemiyorlar mı? Başımıza açıldığı söylenen işlerin bizzat kendileri olduğunu görmediğimizi düşünüyorlar acaba? Yahu aradan çıksanız zaten Türkiye”yi tutacak başka kimse yok?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: