Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yeni anayasa, başkanlık ve dünyanın istikameti

Türkiye’nin geleceğin dünyasında geçmişten ve bugünden daha farklı bir iddiası, yeri ve rolü olacaksa bu role ve iddiaya bugünün anayasasıyla sahip olamayacağı artık gün gibi aşikar. Oysa 1 Kasım seçim sonuçları 7 Haziran’da yaşanmış olan türbülansın bütün anlamlarına karşı halkın çok güçlü ve vurgulu bir cevabını içeriyor.

Bu sonuçlar Türkiye’nin bu dünyada hak ettiği yeri alması için nasıl bir istikamete olması gerektiğine dair çok açık bir mesaj içeriyordu. Bu istikamet ise herşeyden önce bir daha böylesi türbülansların kolay etkileyemeyeceği, istikrarsızlığa sokamayacağı bir sistem değişikliğini içeriyor.

Esasen Türkiye’nin bu istikamet içinde oluşu sadece Türkiye için değil, dünyanın da daha fazla zıvanadan çıkmaması için de bir gereklilik. Bugün bu düzeyde bir istikrar içindeki bir Türkiye olmasa emin olun başta çevremizdeki dünya olmak üzere bütün dünyayı çok daha feci gelişmeler bekleyebilirdi.

En basitinden Suriye ve Irak’ta DAEŞ ve PYD üzerinden sergilenen tiyatroyu bütün kodlarıyla çözen ve bu tiyatronun yazılmış bir çok trajik sahnesinin oynanmasını engelleyebilen bir faktördür Türkiye. Ne yazık ki sahnelenme fırsatı bulan bütün trajik olayların vahim sonuçlarından etkilenen insanların en güvenilir sığınağı da sadece Türkiye’dir.

Türkiye’nin muhalefet partilerininse, bu trajediye karşı öne sürdükleri tek çözümün ülkemize sığınan insanları evlerine geri göndermek olduğunu ibretle gördük. Bunların geri gittiklerinde evlerinin yerinde yeller esiyor olduğunu göreceklerini bile bile üstelik. Bu muhalefetin iktidarda bir koalisyon olarak veya tek başına bir nebze sözsahibi olduğu bir yerde Türkiye’nin mazlumlara melce olma özelliğini nasıl hızla yitireceğini büyük bir endişeyle gördük.

Ayrıca, Koalisyon güçleriyle Rusya’nın, Esad rejiminin bekasını temin edecek biçimde hep birlikte odaklandıkları DAEŞ düşmanına karşı şımarttıkları PYD’yi Suriye’nin geleceğini belirleyecek masaya oturtma çabalarını yakından izledik. PYD’nin Suriye topraklarında izlediği şiddet politikalarında DAEŞ’ten hiç bir farkının olmadığını da gördük. Önce diğer bütün Kürt örgütlerini tasfiye etmek üzere olağanüstü desteğe boğdular. Aldığı onca destekle önce bütün muhalif ama çoğunluk olan Kürtleri ezen, süren ve bastıran PYD’yi şimdi de Kürtleri temsil eden ve muhatap alınacak tek kurum olarak satmaya çalışıyorlar.

Bizim karşı çıkışımızı da Türkiye’nin Kürtlerle derdi başlığı altında lanse ediyorlar. Sanki Türkiye’nin Kürtlerle bir derdi varmış gibi. Oysa bizim derdimizin Kürtlerle değil, başta Kürtlerin düşmanı, zalimi ve katili olan bu örgütledir. Bu örgüt ki, sınırın bu yanında PKK, öbür yanında PYD oluveriyor. Bu haliyle DAEŞ’e karşı PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamış olan dünya devletlerinden “özgürlük savaşçısı” olarak vize alabiliyor olması dünyanın teröre karşı savaş konseptinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. İşte bu zayıflığı teşhis edebilen ve bunu dünyaya okuyabilen de istikrarını kazanmış Türkiye olabiliyor.

Türkiye’nin 14 yıldır sahip olduğu bu istikrarın, çoğunluk bir halk desteğiyle kazanılıyor olduğunda kuşku yok. Recep Tayyip Erdoğan‘ın sıradışı liderliği ile AK Parti’nin başarıları bu istikrarlı dönemi şimdiye kadar temin etti. Oysa bu istikrarın belli şahıslara ve belli bir partiye bağımlı kalmaması ancak başkanlık sistemiyle temin edilebilir.

Başkanlık sistemi tartışması ne yazık ki sadece Erdoğan’ın şahsı ile ilişkilendiriliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, bugün başkanlık sistemine geçmişe nazaran daha çok büyük bir rağbet ve kabul var. Bunda ise başkanlık sisteminin ne getirip ne götüreceğinin yeterince bilinmesinden ziyade, Erdoğan’ın şahsi karizmasının gördüğü kabul ve rağbetin daha büyük bir etkisi var. Geçmişte de başkanlık tartışması konuyu gündeme getiren Turgut Özal ve Süleyman Demirel‘in şahıslarıyla ilişkilendirilmiş ve onların toplumsal desteği kadar kabul görmüştü.

Bugün de konu yine Erdoğan’ın şahsıyla ilişkilendiriliyor ve onun şahsı kadar toplumda bir kabul görüyor. Bu belki konunun daha iyi anlaşılmasını engelleyen ve başkanlık sisteminin Erdoğan olmasa da daha güçlü bir Türkiye’nin teminatı olabileceğine dair gerçeği görmeyi engelliyor. Ama bir yandan da bunu aşmanın bir yolu yok. Çünkü bu tartışma hiç bir zaman konuyu gündeme getiren siyasetçilerden bağımsız ele alınamıyor. Şu halde, geleceğin güçlü Türkiye’sinin önünü açacak bir sistem olarak başkanlığı savunmayı Erdoğan’ın üstlenmiş olması büyük bir şans olarak değerlendirilmeli.

Erdoğan’ın şahsı için değil, bizzat daha güçlü bir Türkiye ve İslam dünyası için başkanlık sistemi Erdoğan’la birlikte bir gerçekleşme fırsatı bulmuş oluyor.

Parlamenter sistemin ülke için nasıl bir risk içeriyor olduğunu 7 Haziran seçimleri yeterince açık bir biçimde göstermişti. 1 Kasım seçim sonuçları sadece bir kaç ay içinde yaşanan kitlesel oy kaymalarının endişelerini de yansıtıyordu. Bu endişeleri daha etkili bir biçimde giderecek bir sistem ve etkili bir tedbirdir başkanlık sistemi. Bu sistemde hiç bir zaman kazanamayacağı endişesiyle hareket eden muhalefet partilerini bile rahatlatacak gerçeği bitirirken söyleyelim:

Halktan ümidinizi kesmeyin. Bu psikolojiyle hiç bir zaman seçim kazanamazsınız. Başkanlığa karşı sergilediğiniz bu tavır sizin halktan korkunuzu fazlasıyla ele veriyor ve kazanma ihtimalinizi daha da uzaklaştırıyor.

Ayrıca, kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha güçlü bir biçimde uygulanacağı başkanlık sisteminde yasama organındaki rolünüz dolayısıyla gücünüz çok daha fazla olacak. Ama bu güç sadece Türkiye’yi istediğiniz zaman istikrarsızlığa sürükleyebilecek bir güç olmaktan uzak olacak. Türkiye’ye dair bir nebze sevginiz ve sadakatiniz varsa o güç de olmayıversin demenizi bekleriz tabi.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: