Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yazarın eseri ve etkisi üzerine

İdam edilerek şehit edilişinin üzerinden geçen 50 yıl içinde yaşananlar, Seyyid Kutub’un anlaşılmasında nasıl bir değişim meydana getirdi?

Seyyid Kutub’u anlamaya bu soruyla başlamak, Kutub’un ortaya koyduğu metni biraz da kendisinden, bir yazar olarak kendi niyetinden ve performansından görece bağımsız olarak, eserin etkisi üzerinden ve okuyanların bu esere etkisi üzerinden okumayı gerekli kılar.

Arada yaşanan 50 yılı Kutub’un kendisi yaşamış olsaydı, örneğin kendisinden hemen sonra 1967 yılında yaşanan Arap-İsrail savaşı ve bu Savaşın sonunda İsrail’in Kudüs’ü ve Filistin topraklarının çoğunu işgal edişi, ardından Nasırcı Arap Milliyetçi Sosyalizminin çöküşünü ve bunun artçı dalgalarını yaşamış olsaydı, yazdıklarını gözden geçirir miydi?

Kendi hayatı içinde yaşadıklarının etkisiyle ciddi paradigma değişimleri yaşayarak bunu eserlerine yansıtan Kutub, belki bu etkiler altında da farklı şeyler yazardı. Ya ondan sonra Sovyetlerin Afganistan’ı işgalini, İran’da Humeyni’nin temsil ettiği bütün sembolik göstergelerle yaptığı devrimi görseydi Fizilal‘e nasıl bir esinti vururdu? Bir de üstüne Sovyet bloğunun çöküşü, tek kutuplu yeni dünya düzeninin ortaya çıkışı, Irak’ın ABD tarafından işgali, Avrupa’nın ortasında, Bosna’da Sırplarca, Azerbeycan’da Ermenilerce Müslümanlara karşı uygulanan soykırım ve dünyanın buna karşı sergilediği tutumlara ne derdi? 11 Eylül ve ABD’nin yeni Ortadoğu politikaları, Kutub’un da fikirlerinden yararlandıkları söylenen uluslararası terör şebekelerinin dünyadaki tezahürlerinin İslam’ın bütün imajını ikame ettiği bir dünya. Ardından Türkiye’de yaşanan darbeler, 28 Şubat ve AK Parti iktidarı üzerine ne tür fikirler serdederdi? Fizilal veya Mealim, kendisinden sonra ortaya çıkacak bütün bu olayları aydınlatacak, tüketecek bir bakış açısı içeriyor mu acaba?

Tefsir, nesir, öykü yazarı Kutub‘un bu kez hiç bilmediğimiz şair yönünün önplana çıktığı “Akhi ente hurrun vera es-sücûn” (Kardeşim, zindanların ardında da olsan özgürsün…) isimli şiirinin meydanları coşturduğu Arap Baharı ve Karşı Devrim süreçlerine kendisi hayatta olsa nasıl bir tepki verirdi? Ya bu sürece demokrasi satan batı ülkeleri, Arap ülkeleri ve Türkiye’nin temayüz eden tavırlarına nasıl bir İslami siyaset teorisiyle karşılık verirdi? Fizilal veya Mealim‘de ortaya koyduğu perspektif herşeyi aydınlatmaya yeter miydi, yoksa bu vesileyle ve bu güne dair yeni şeyler söyleme ihtiyacı mı hissederdi?

Bütün bu sorular böyle sorulursa tabii ki cevap çok net: Bunun gerçek cevabını hiç kimse bilemez, bilemeyecek de. Özellikle sözkonusu olan Kutub olduğunda kimse onun adına bugünün gelişmelerine dair bir tavır ortaya koyamaz. Belki ancak herkes Kutub’tan anladıkları adına bir şey ortaya koyabilir.

Kutub’tan çok iyi bildiğimiz, öğrendiğimiz, hatırlatıldığımız bir ilkenin altını çizmiştik. O da Kutub’un kendisi de dahil olmak üzere hiçbir şahsa yanılmazlık, kutsallık, dokunulmazlık, masumiyet atfedilemeyeceğiydi. Esasen bunu bile Kutub’tan öğrenmek zorunda değiliz, ama Kutub’u anlamak için mevzubahis olacaksa onun bu bilinen temel İslami ilkeye olan bağlılığının altını çizebiliriz sadece. Onun Kur’an’ı anlama ve anlatma konusunda ortaya koyduğu performans, kendisi dahil hiçbir insan kulunun eleştiriden muaf sayılmayacağını zihinlere kazıyordu. O yüzden Kutub’un özelliği çok özgün fikirler ortaya koymuş olmasında değil, aksine çok temel bazı İslami öğretileri güçlü edebi performansıyla öğretme konusunda ortaya koyduğu çaba olmuştur.

Bu çabada elbette insanların bulduğu samimiyet, fedakarlık, tutarlılık, çok ayırt edici bir özelliği olmuştur. Kutub’u Kutup yapan da bu olmuştur.

HERKES HERŞEYİ KENDİ ODA’SINDAN GÖRÜRMÜŞ

Aslında tezkire dergisinin hazırlanan sayısı Kutup üzerine bir özel sayı niteliğinde olacak, orada Kutub’a dair başka konulara da daha detaylı değineceğiz. Ancak son yazımıza gelen bir çok olumlu veya olumsuz tepkiye sıcağı sıcağına bir cevap vermek gerekiyordu.

Sözcü Gazetesinin Oda’cı yazarı Kutub’un eserinin “etkisi “üzerine yaptığımız değerlendirmeyi Kutub hakkında salt “bir güzelleme” olarak anlamış. Yani okuduğunu anlamamış, belki de okumadan, sadece kafasının içindeki önyargıyı döktürmüş. Üstüne üstlük içinde geçen kavramlar dolayısıyla “bu makaleyi Yeni Şafak okuyucularının anlamasına olanak yok” diyerek Yeni Şafak okurlarını bil vesile aşağılamış. Kendi anlayamadığı yazıyı Yeni Şafak okurlarının zaten anlayamayacağını düşünmüş. Bu ekabir, çok bilmiş ve bilmediğini bilmeyen tutumu kendi halinde bırakmak elbetteki evladır. Çünkü bu kibirli tavra birşey anlatmak zaten imkansız. Hermenötiği bilmiyor belli ki, bilmiyor diye kimsenin de bilmediğini sanıyor. Bilmiyorum, Mevlana’dan naklen şu şekilde söylesek anlar mı?: “sen ne kadar şey anlatırsan anlat, söylediğin karşındakinin anladığı kadardır”. O yüzden biz bir şey diyoruz Sözcü’nün odacısı başka bir şey anlıyor. Bunda tuhaf ve anlaşılmayacak bir şey yok.

Bir de “herkesi kendi gibi bilmek” gibi bir klişesi var, Hermenötik ilminin. Herşeyi ve herkesi kendi istihbaratçı dünyasından görmek ve değerlendirmek çok da şaşırtmıyor elbet Odacının.

Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için hayatını ortaya koymuş olan Kutub’un eseriyle istihbarat dünyasının salt bir istihbarat ve operasyon nesnesine indirgenmesi gayet doğal.

Türkiye’de Kutub’un bilhassa İslam’da Sosyal Adalet isimli eseriyle sosyalist harekete karşı bir bilinç oluşturmak üzere MİT tarafından ilgi görmüş olduğuna dair rivayetler var, bunlar biliniyor. Ancak böyle bir şey varsa bile bu ilgi Kutub’un bütün anlaşılma biçimlerini tüketecek bir şey değil. İstihbarat örgütleri kendilerine göre herşeyi bir araç olarak değerlendirebilir, Kur’an’ı da, Sünneti de, yeri gelir tasavvufu, tarikatları da, İslam’ın tamamını da…

Aslında Türkiye’nin sol-sosyalist hareketinin en büyük düşünce ve eylem adamlarından Doğan Avcıoğlu da aynı Kutub’un Sosyal Adalet kitabını Müslümanları sol harekete eklemlemek için bayağı elverişli bir malzeme bulmuş ve bunun üzerinde çalışmıştı. Bu da kendi odasından bir perspektif. Bugünün sosyalist hareketi de “sol ilahiyat” geliştirme peşinde. Samimiyetsiz, ihlassız, inançsız, salt araçsal bir yaklaşımla…

İslam ve onun kitabı Kur’an da, bizzat kendisini araç olarak kullananlardan az mı mustarip Allah aşkına? FETÖ İslam’ı şu veya bu mihraklar adına kullandı diye İslam’ı o mihrakların eseri mi sayalım?

Neticede herkes her şeye kendi Oda’sından bakıyor, buna da insanlık bir çare bulabilmiş değil, zira zaten insanlık bu Odacılıkla malul.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: