Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yasalar, yorumları, uygulamaları ve etkileri

İstanbul Sözleşmesi üzerine yazdığımız yazıya gelen tepkiler, tam da beklediğim tepkilerdi. Bir çok konu gibi İstanbul Sözleşmesi, etkisi, içeriği, bağlamı ve anlamı üzerine hiç kimsenin vakıf olmadan kamplaştığı bir konu haline gelmiş bulunuyor. Oysa neyi tartıştığımızı bilebilmek için bile her şeyden önce Sözleşmenin birbirinden ayrıştırılması gereken yanları var.

Mesela, konu kadına yönelik şiddetin engellenmesi mi, yoksa bu Sözleşmeye hakim olan ve eşcinselliği meşrulaştıran toplumsal cinsiyete dair dili midir? Konu kadına yönelik şiddet ise bu Sözleşmenin bu amacı gerçekten gerçekleştirip gerçekleştiremediğine dair bir etki analizi yeterince yapıldı mı, yapılıyor mu? Böyle bir tartışmayı açmaya, yürütmeye hazır mıyız?

Böyle bir soruyu bile duymaya tahammül etmeden insanları yargısız infaz etmeye kalkışanların ne kadar şiddete meyilli oldukların gördükçe, kadına yönelik şiddeti engellemek bunlara kalmışsa, hayıflanmamak mümkün değil.

Ne laftan anlayan ne söz dinleyen, ilk duydukları lafların peşine takılarak bir linç güruhuna kapılan bu tipler zaten toplumsal şiddetin en büyük kaynağı. Bu kafadan kadına da, çocuğa da, kendilerinden zayıf her insana da her türlü şiddet beklenir. Çünkü anlayışsızlar. Çünkü laf dinlemiyorlar. Çünkü çok bilmişler. Bütün bilgileri, verileri, yemiş yutmuşlar, hiç kimseden hiçbir şey dinlemeye ihtiyaçları yok. İçeriğini, anlamını ve etkisini bilmedikleri bir belgeyi holiganca savunurken dillerinden herkese bulaşan şiddet dökülüyor. Fanatikçe ve içeriğini bilmeden savunuyorlar, çünkü bir noktadan sonra artık o Sözleşme belgesi fetişleşmiştir. Bir kutsala dönüşmüştür. Ona atfedilen kurtarıcılık, koruyuculuk artık onu sosyolojinin değil psikiyatrinin, belki de teolojinin konusu haline getirmiştir.

Söylediğimiz şey çok açık. İstatistiki rakamlar ortada. Sözleşmenin imzalandığı tarih 2011, uygulamaya başlandığı tarih 2014. O tarihten bu yana bu sözleşmenin de ruhuna uymak adına sözümona kadını korumaya yönelik bir dizi yasal düzenleme yapıldı. Bu düzenlemelerde kadına yönelik şiddete hiçbir tolerans tanımayan yargı(ç) teamülleri bile radikal anlamda değişti. En ufak bir şikayette veya aile içi ihtilafta kadının beyanı baz alınmak suretiyle kadın lehine kararlar alınmaya başlandı. Aile içinde kadın ve erkek arasında bir ihtilafta kadının beyanı hakimin de kararı haline geldiği için hemen uzaklaştırma kararı verilmeye başlandı. Bu yönde alınan kararlar o kadar yaygınlık kazandı ki, şu anda Türkiye’de evden uzaklaştırılmış koca meselesi dünyada başka hiçbir ülkeyle karşılaştırılamayacak kadar arttı.

Sadece bu bile ciddi bir toplumsal sorun haline gelmiş bulunuyor. Üstelik sadece erkeği değil, daha ziyade kadını ve ailenin diğer efradını olumsuz olarak etkileyen bir sorun. Üstelik normal iki insan arasında çıkan şikayet konusu bir ihtilafta taraflardan biri şikayetini çektiğinde dava düştüğü halde aile içi kavgalarda kadın şikayetini geri çekse bile konu bir kamu davası olarak sürdürülmektedir.

Bu ve bunun gibi bir çok yeni uygulamanın kadına yönelik şiddette caydırıcı olacağı varsayılmıştır ki, geçen süre bütün bu tedbirlerin hiçbir caydırıcı etki göstermemiş olduğunu göstermiştir. Hatta 2014’ten bu yana şiddet vakalarında bir artış kaydedildiğine göre Sözleşmenin veya bu konudaki yasal düzenlemelerin etkisi üzerine daha soğukkanlı bir sorgulama yapmanın gereği ortaya çıkmıştır.

Yasa çıkarmak çok kolay, ama çıkarılan yasanın toplumsal etkisini görmek, hesap edebilmek o kadar kolay olmayabiliyor. Bugün kadını korumak üzere çıkarılan yasaların bizatihi kadını daha fazla mağdur etmesi, onu şiddete daha fazla açık hale getirmesi sözkonusu olabiliyor.

Doğrusu Sözleşmeyi eleştirenlerden hiç kimsenin kadına yönelik şiddete karşı adli veya kolluk tedbirleri alınması hususunda itirazlarının olduğunu sanmıyorum. Ancak bunun yöntemi hususunda akla ilk gelen seçenekler konusunda temkinli olunması gerektiği hususunu yeterince görmüş olmalıyız.

Bilmeliyiz ki, tek sorunumuz yasalar olmadığı gibi sorunlarımızın tek çözümü de yasalar çıkarmak değildir. Zira görüyoruz ki, her şeyin yasalara bağlandığı yerde, yani vicdana göstere göstere güvenilmediği yerde, vicdan da intikamın feci bir biçimde alıyor ve yasaları geçersiz hale getiriyor gibi. Vicdan olmasa, merhamet olmasa, sorumluluk olmasa kadını erkeğe, çocuğu zalim ebeveyne, kadını kadına, küçüğü büyüğe, işçiyi işverenine karşı koruyacak hangi yasa olabilir?

Daha önce de söylemiştik, belki olayı başlıca kadına karşı şiddet diye görmekle başlıyor her şey. Sorun insanların sahip oldukları gücü sorumsuzca kullanma konusunda sergiledikleri kontrolsüzlük. Sorun erkeğin kadına yönelik şiddetinden ibaret değildir. Bu sorun güçlü olanların kendilerinden daha zayıf olanlara, varlıklı olanların yoksullara, büyüklerin küçüklere nasıl davranmaları gerektiği hususunda tabi olmaları gereken güçlü bir toplumsal ahlakla ilgili bir sorundur.

Bütün bunlar ayrıca ve etraflıca tartışılır elbet.

Ancak Sözleşme ile ilgili tek konu kadına yönelik şiddet değil. Asıl itiraz onun cinsiyetleri birbirine karıştıran ve belirsizleştiren dilidir ve bu yönüyle hiçbir etkisi olmasa bile böyle bir sözleşmenin Türkiye gibi bir ülkenin kabul edeceği bir belge olması mümkün değildir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: