Prof. Dr. Yasin AKTAY

Viyana”da bir bayram sabahı

Bregenz, Salzburg. Geçen yazımda AB projesinin asıl zorluğunun bizzat kendi halkları olduğunu söylemiştim. Böylece aslında henüz AB ile ilişkilerimizdeki asıl sorunlarla henüz karşılaşmamış olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Bununla AB projesine zaten gereğinden fazla var olan muhalefete katkı da buradan yapmayı doğrusu hiç düşünmemiştim. Ama sürecin genellikle ihmal edilen bir yanına, halklar arasındaki uyum sorununa, yani toplumun derinlerinden görünen sosyolojik boyutlarına dikkat çekmeye çalışmıştım.

Gerçekten de Türkiye için süreci yavaşlatan, sürekli önüne sorunlar çıkaran konu başlıklarının önemli bir kısmı nihayetinde Avrupa halklarının siyasetçiler üzerinde kurduğu ve, ne gariptir ki, “demokratik” olan baskılardan başka bir şey değil.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa”nın 1683 yılında trajik bir sonla noktalanan Viyana Kuşatması”nın Avusturya halkının tarihsel hafızasında bıraktığı derin izler bugünkü Avusturya siyaseti için hâlâ kullanılabilir bir malzeme sağlıyor. 1 Ekim”de Avusturya”da yapılan seçimlerde aşırı sağcı ÖFP”nin (Avusturya Özgürlükçüler Partisi) programında yer alan 12 maddelik vaatler listesinin hiç biri Avusturya halkı için bir şey söylemezken, sekizi yabancılarla (buradaki “yabancı”nın “Müslüman-Türk” olduğunu söylemeye gerek yok tabi) ilgili düzenlemeleri içeriyordu. Aile birleşimine son verileceği, yeni mescid veya cami açılmasına son verileceği, suç işleyen yabancıların, Avusturya vatandaşı olmuşlarsa bile sorgusuz sualsiz anayurtlarına geri yollanacağı gibi maddeler sadece üç örnek.

Bu programı ilan eden parti yüzde 11 oy alarak yeşillerle üçüncülüğü paylaştı. Diğer radikal sağ partilerle birlikte toplam oyları yüzde 15”i geçti. Ancak Türkiye”den de biliriz ya, bir parti bu söylemlerle oylarını üç katından fazla artırabiliyorsa, etkisi sadece aldığı oylarla sınırlı kalmaz. Tahmin edilebileceği gibi bu söylemlerin merkez partiler üzerindeki psikolojik baskısı daha da fazla oluyor. Nitekim bu söylemler hafifletilmiş bir dozla da olsa merkez sağ partilerin iştahını kabartıyor..

Bu durum ülkede yaşayan ve sayıları üç yüz bini bulan Türkleri de doğal olarak etkiliyor. Avusturya”daki Türklerin büyük ağırlığını Almanya”daki gibi işçiler oluşturuyor. 1962 yılında buraya gelmeye başlayan Türkler işçi göçmen nüfusunun bütün tipik sorunlarını yaşamışlar, yaşamaya devam ediyorlar.

Avusturya Almanya”dan ve birçok Avrupa ülkesinden farklı olarak İslam dinini 1912 yılından beri resmi din olarak kabul ediyor olduğu için Müslüman vatandaşlara yönelik eşitlik politikası anayasanın güvencesi altında. Yasalar düzeyinde Avusturya Müslümanların Avrupa”nın başka hiç bir yerinde olmadığı kadar haklara sahip oldukları bir yer. Buna rağmen Müslümanlarda kendilerine yönelik sistematik ayırımcılık uygulandığına dair yaygın bir algı var. İnanç özgürlüğünün yasal zemini konusunda ciddi sorunlar yok. Sorun, Anayasa”nın sağlamış olduğu bu güvenceleri de hazmedemeyen yine halkın tutumunda ortaya çıkıyor.

Bu konuda Avusturya”da yaşayan bir Türk”e bir dokunduğunuzda bin ah işitiyorsunuz. Bu ahlar çocukların eğitimi sözkonusu olduğunda daha derin yerden çıkıyor. Çocuklarının maruz kaldıkları yaygın bir uygulamadan muzdaripler: Türk çocukları ilkokula gittiklerinde yetersiz Almancaları yüzünden okulun ilk günlerinde sergiledikleri doğal uyumsuzluk öğretmenler tarafından çok aceleci bir biçimde zekâ geriliği olarak değerlendirilerek, hemen hiçbir şans tanınmadan bu tür öğrenciler için tahsis edilmiş Sondershule denilen okullara yollanıyorlar.

Zaten çocuğunun eğitim durumuyla çok az ilgili olan ebeveyn genellikle bu değerlendirmedeki aceleciliği ya hiç fark edemiyor veya fark etse bile yetersiz Almancasıyla bu konuda bir mücadele ortaya koyamıyor. Sonuçta Türk çocuklarının Gymnasium”a devam edebilenlerinin sayısı % 0,6”da (yani binde 6”da) kalıyor, eğitim yoluyla ilerleme sağlayamadıkları için gelecek nesilleri de Avusturya”nın niteliksiz veya altsınıf nüfusu olarak kalmaya mahkûm oluyor.

Tabii ki kimse bu ayırımcılığı devletin kendisinin yaptığını söyleyemez. Türklerin bütünleşme sürecine şimdilik kibarca direnen, kendine özgü yollarla bu bütünleşmeyi yavaşlatmaya çalışan bir toplum var. Diğer yandan bu toplumda yaşamaya, bu toplumun bir parçası olmaya niyetli olan üç yüz bine yakın da Türk var. Bu Türklerin varlığı her geçen gün daha örgütlü ve nitelikli bir hal alıyor ve tabii ki sorunlarının yanı sıra güçleri ve imkânları artıyor değişik vesilelerle büyük sevinç ve heyecanlar yaşıyorlar.

Bu bayramı 10. Viyana”da ATİB (Avrupa Türk İslam Birliği) tarafından yeni açılan yedi katlı İslam Kültür Merkezi”nde din müşaviri Harun Özdemirci”nin sağduyulu ve kuşatıcı vaazı eşliğinde kılmak nasip oldu. Avrupa şartlarına uygun bir din hizmeti konusunda özel olarak kafa yoran Özdemirci”nin, din hizmetinin çok daha önemli olan “sosyal hizmet” boyutunu önplana çıkarma konusundaki tercihi üzerinde ayrıca durmaya değer. Ama belki başka bir zamanda, başka bir yerde.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: