Prof. Dr. Yasin AKTAY

Üniversiteden beklenen

İnternet ortamında akademisyenler arasında imzaya açılan Üniversitede Özgürlük bildirisi (ÜÖB) planlandığı gibi, bir haftanın ardından sonuçlandırıldığında imza sayısı 3549”u bulmuş. Bildiriyi imzaya açanlardan Doç. Dr. Şaban Çalış”ın da belirttiği gibi özgürlük bildirisinin ufkunda ve değerlendirmesinde sayıların hiçbir önemi yoksa da, hepimizin iyi bildiği üniversite şartlarında böyle bir bildiri etrafında bu sayıda bir katılımın olması hiç de azımsanacak bir şey değildir.

Hemen bir karşı bildiri organizasyonuyla bu sayının iki, hatta daha fazla misli bir sayı yakalansa bile bu, bildiriye katılımın önemini azaltmaz. Nitekim başka bir grup akademisyen hemen ÜÖB”ne bir karşı-bildiriyi imzaya açmış.

Sözkonusu bildirinin dili, anlamı ve bu dil ve anlam etrafında bu kadar insanın bir araya gelmesi/gelebilmesi üzerine söylenecek tabii ki çok şey vardır.

Özgürlük talebi etrafında bu kadar sayının bir araya gelebilmesine sevinirken özgürleşme arzularını reddetme talebi etrafında bu kadar geniş bir katılımın olmasına şaşırma çelişkisine değinmek gerekiyor mesela. Sonuçta tepki olarak imzaya açılan tepki bildirisi, hakların, özgürlüklerin herkes için eşit ve kardeşçesine paylaşılmasını talep etmiyor. Aksine kendilerinin galiba tepe tepe kullanmakta oldukları haklardan başkalarının mahrum olmasını, dünyanın toplumun belli bir kesimine alabildiğine daraltılmasını talep ediyorlar.

Evet, daha net bir biçimde ifade edelim isterseniz. Bu kesim ne bütün insanların eşit olarak yararlanacakları bir özgürlük ortamı istiyor, ne de başkalarını bu dünyada istiyor. Aksine, ötekilere, adlarına ne derse desin, kin ve nefret aşılayacak şekilde ayırımcılık, dışlama, baskı talep ediyor ve bunu çok doğal bir hakkıymış gibi ifade ediyor.

Ne yapalım? “Üniversitede özgürlük” bildirisinin içerdiği talepler onların bu tavırlarını ifade etmelerini de kapsıyor, ama özgürlük ufkumuzun genişliği bu tavrın da 28 Şubat”la birlikte üniversitede yaratılan veya kendilerine imtiyaz hissi aşılanmış bir zümreciliğin sonucu olduğunu da görmemizi engellemiyor.

28 Şubat sürecinden itibaren her türlü rengin ve sesin bastırılmış olduğu, kurullardaki bütün kararların, “yukarıdan teklif” ile hiçbir tartışmaya yer verilmeksizin, üstelik bilimsel kisvesi altında, alabildiğine siyasi olarak ve tabii ki “oybirliği” ile alındığı bir düzen kuruldu. Üniversite rektörlüklerinin, dekanlıklarının veya tüm yönetim kadrolarının tamamen YÖK”ün belli siyasi kriterlerine göre ve hiçbir nesnel kural gözetmeyen seçimi, en alt kademelere kadar işleyen bir kadrolaşma çarkını işletmiştir. Bu çark sonuçta toplumun başka alanlarında olduğu gibi üniversitenin de “bir sosyal kesiminin, başka bir sosyal kesimi üzerindeki fiili tahakkümünü” doğal bir hak gibi hissettirmiştir. O yüzden bu bildirinin faydalandığı ifade özgürlüğüne zaten ihtiyacı yok. O bu özgürlüğü zaten kendine münhasır bir hak olarak görüyor ve başkalarının da bundan faydalanmasına itiraz ediyor.

ÜAK belli bir marjinal zümrenin, alabildiğine yüzeysel ve basit siyasi fikirlerini bütün üniversite ve bilim camiası adına ve bilimsel mütalaa havasında sunmaya tam da bu imtiyazlı zümre zemininde yol bulabiliyor.

Son ÜAK toplantısında kurul başkanının veya hatta diğer kurul üyelerinin görüşleri sadece kendisini bağlıyor olsaydı hiç sorun olmazdı. Dediğim gibi, ifade özgürlüğü der geçerdik. Oysa seçim tarzı belli olan ÜAK üyeleri bütün üniversite ve bilim camiasını, aralarında hiçbir ayrılık ihtimalini caiz görmeksizin “temsil” ve “bilimsellik” iddiasıyla konuşuyor.

Bu noktada ÜAK üyelerine sadece kendi adlarına konuşabileceklerini hatırlatan bir uyarı olmuştur ÜÖB. Aynı zamanda bilim dünyasına yaraşanın “oybirliği” “fikir ayrılığı” olduğunu anımsatan mütevazı bir ders olmuştur.

Bir bilim kurumunun yönetici olmak bir insana tabii ki bir siyasi temsil yetkisi kazandırmıyor. İnsanlar siyaseten kendilerini temsil etmek için başka oluşumlara (partiler, sivil toplum kuruluşları gibi) başvururlar.

Oysa şimdiye kadar rektörler ve YÖK sadece kendi şahıslarını temsil etmemiş, arkalarındaki bütün akademisyenlerin oyunu da çantada keklik varsayarak siyasi temsil işine soyunmuşlar. Bu, akademik dünyaya büyük bir saygısızlık olmak bir yana siyaset ve bilim ilişkisi açısından son derece yanlış ve bilimi de siyaseti de felç eden bir yaklaşım olmuştur.

Bu gidişe artık bir dur demek gerekiyordu.

Şaban Çalış”ın sayıları önemsemediğine bakmayın. Üniversitede kısa bir sürede kendi kendine organize olmuş bu kadar akademisyen ilk defa gasp edilmiş imzalarına sahip çıkıp bir temsil hilesini bozuyor.

Üstelik bu hile sadece üniversitelerde işlemiyor. Barolar Birliği, Ticaret Odaları, Borsalar Birliği gibi yarı resmi meslek örgütleri mahiyetindeki kuruluşların hepsi bu temsil hilesine göre çalışıyor. Barolar birliği başkanı mesela, üyeleri arasında sayısız siyasi görüşe mensup insanın bulunduğu bir kuruluş, ama sadece mesleğin sorunlarıyla ilgili yetkilendirilmiş olan başkan, arkasına bütün meslek camiasını almış gibi ama kendi özel siyasi görüşünü ifade ediyor.

17 baro başkanı geçen gün baro başkanının bu alışılmış temsil hilesine karşı kendi “farklı” görüşlerini ilk defa dile getirmiş. ÜÖB sadece üniversitelerde değil, bütün bu alanlarda da özgürlüğün işaret fişeklerini çakmıştır. Üniversiteden beklenen de bu değil midir?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: