Prof. Dr. Yasin AKTAY

Üniversite ve demokrasi

Türkiye”de üniversiteye biçilen misyon hiçbir zaman demokrasinin geliştirilmesi olmamıştır. İstanbul Darülfünun”un birkaç defa kapatılıp açılmasının akabinde 1933 yılında yapılan üniversite reformuyla tamamen kapatılması ve akabinde İstanbul Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi DTCF”nin kurulması esnasında üniversiteden ne beklendiği çok açık ve seçik biçimde ortaya konuldu.

Dönemin maarif vekili Reşit Galip”in üniversitenin misyonu ile ilgili TBMM”ndeki meşhur konuşması, İstanbul Darülfünun”unun üniversite rolünü gereğinden fazla ciddiye almasını ağır bir dille şikâyet eden ibretli bir metindir. Üniversite hocaları memleketin ihtiyaç duyduğu güneş dil teorisi, yeni bir tarih tezi gibi büyük ideolojik atılımlara sadece “bîtaraf bir müşahit gibi” kalmakla yetinmişlerdir, oysa onlardan beklenen bu ideolojik söylemlere heyecanla destek vermeleriydi.

Üniversiteler demokrasiyi geliştirecek, içinde demokratik bir havanın teneffüs edilebileceği, serbest düşünce ve tartışma ortamının yürütüleceği yerler olarak değil, siyasetin yapacağı işlere bilimsel ve söylemsel destek vermek, gerekirse bu işlerin propagandasını üstlenmek olacaktı. Bunu yapamayan Darülfünun lağvedilmiş, yerine bunu yapabilecek üniversiteler kurulmuştu.

Yeni kurulan üniversiteler bir zamana kadar bu rollerini başarıyla oynadılar. Kendilerinden ne istendiyse onu vermeye çalıştılar. Bütün insanların Türklerden türediğinin ispatlanması istendi, gözlerini kırpmadan, binbir kılığa girerek bunu kanıtlamaya çalıştılar. Kürtlerin genesisini kara basarken kart-kürt sesleri çıkarmalarına bağladılar, bu esnada kendilerinin nereye basıp ne komik sesler çıkardıklarına bakmaksızın büyük bir fedakarlıkla çalıştılar. Ne demokrasi istediler ne çok seslilik ne de dünyadaki üniversitelerin misyonunu. Hasbelkader dünyadaki üniversiteleri görüp orada yapılan bilimden bir nebze burada da yapmak isteyenler oldu. 1946 yılında DTCF fakültesinde Niyazi Berkes, Behice Boran, Muzaffer Şerif gibi bilim adamlarına yapılan tasfiyelerle bunun için yanlış bir yerde bulundukları söylendi. Bu söylenen daha sonra büyük tasfiyelerin yaşandığı 1961, 1980 1997 yıllarında ve aradaki yıllarda da tekrar tekrar hatırlatıldı.

Bu hatırlatmaya ihtiyaç bile duymayan bilim adamları ise bilimden ve demokrasiden fedakârlık yapmaya devam etti, kendilerinden ne zaman istendiyse cübbelerini giyip sokaklara da döküldü, demokrasinin bu devletin başına bela ettiği halk güruhlarının iktidarına karşı aydınlanmacı, ilerici sloganlar attı, velinimetleri olan asıl devleti göreve (pardon, başa) davet etti. Unutmamalıyız ki Türkiye”nin demokrasi sürecine karşı işlenmiş en büyük ve en ahlaksız saldırı olan 27 Mayıs darbesi büyük ölçüde üniversitelerin verdiği destekle mümkün olabilmiştir. Böylece üniversitelerin, içinde demokrasi geçen bir tartışmaya belki de ilk kapsamlı katılımı, demokrasiye karşı bir misyonla olmuş.

İleri ülkelerde üniversite kendi misyonunu büyük ölçüde kendisi tayin eder ve bu misyonlar arasında şu veya bu yolla mutlaka demokrasiye hizmet değilse bile demokrasiye uygun olmak veya evrensel bir bilim etiğinin tavizsiz bir biçimde gözetilmesi vardır. Üniversiteler halka ait olduklarını bilir, o yüzden halka hiçbir şekilde kendilerini kapatmamak suretiyle bu borçlarını öderler, ama halk da dâhil olmak üzere herkese karşı özerk olduklarının bilincini de temsil ederler.

Bizde ise üniversitenin misyonunu kendisi değil onun üzerinde bulunan ve gücünü halktan değil silahından alan bir egemen merci tayin eder. O yüzden üniversiteler kendilerini halka değil daha ziyade bu egemene borçlu hissederler. Özel veya vakıf üniversitelerinin gelişmesi ile birlikte bu güce bir de sermaye sahibi ortak olmuştur. Bu ortaklık bir nebze özgürlüğün teneffüsü için bazı açık hava alanları oluşturmuşsa da üniversiteye kendi misyonunu tayin yetkisini iade etmiş değildir.

Üniversiteler yasal mevzuatlarıyla da üzerlerinde işleyen hâkim söylemleriyle de bilim adamı yetiştirmekten ziyade birilerinin içeriğini istediği gibi doldurabildiği şekilde “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı gençler yetiştirmek” misyonuna sımsıkı bağlıdır. Bunu da üniversitenin evrensel misyonuyla bir şekilde bağdaştırabiliyor. En profesyonel vakıf üniversiteleri bile ne zaman ne tür ideolojik kazalara yol açabileceği belli olmayan bu baskıdan muaf olamıyor.

Demokrasinin sadece rektör seçimleri esnasında hatırlandığı üniversitemizin 75 yıllık tarihinde demokrasi ile böyle sorunlu bir ilişkisi var. Bu doğrudur, ama ilginç bir biçimde üniversitelerin demokrasiyle arası hoş olmadığı halde, ülke sathındaki üniversiteleşme oranının artışı ile demokrasinin gelişimi arasında da ilginç bir paralellik var.

Üniversiteleşme, yani üniversite eğitiminden geçen insan sayısının artması ülkenin seçkin kompozisyonunu yeniden şekillendiriyor, merkezi çoğaltıp klasik seçkinlerin dolaşımını hızlandırıyor. Belki tam da bundan dolayı üniversiteleşmeye karşı en büyük direncin yine seçkinci bir dille, oturmuş eski üniversitelerin mensuplarından geliyor olması şaşırtıcı değildir

Üniversiteleşme oranı ile demokrasin gelişim tarihi aslında zannedildiğinden daha da karmaşıktır. En az bir yazı daha kaldırır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: