Prof. Dr. Yasin AKTAY

Üniversite terakkiye mâni olur mu?

Türkiye”de son beş yıldır ortalama yıllık yüzde 5”i aşan istikrarlı bir ekonomik büyüme var. Bu büyümenin birikimsel sonucu beş yılda yaklaşık yüzde otuzu buluyor. Bu büyümenin genellikle değişik alanlarda paralel gerçekleştiği rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu büyümenin, aynı rahatlıkla gerçekleştiği söylenemeyecek belki de tek alan Yüksek Öğretim alanıdır. Bu alanda özellikle üniversitelere öğrenci yetiştirme veya üniversite sayısının gelişimi hususunda tam bir duraklama yaşanıyor.

Durum neredeyse 1933 yılındaki meşhur Üniversite Reformunun arefesinde, üniversitelerin halini tasvir eden dönemin Maarif Vekili Reşit Galib”in ifadelerini yansıtıyor: “İstanbul Dârülfünûnu Türkiye münevverliğinin beklediği sa¬lâha ve terakkiye eremedi. Memlekette siyasî, ictimâî büyük in¬kılaplar oldu. Darülfünûn, bunlara karşı bîtaraf bir müşâhit kaldı.. İktisadî sahada esaslı hareketler oldu. Dârülfünûn bun¬lardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu. Dârülfünûn yalnız yeni kanunları tedrîsat programına almakla iktifa etti. Harf inkılabı oldu, özdil hareketi başladı. Dârülfü¬nûn hiç tınmadı…”.

O gün de üniversiteler Türkiye toplum ve siyasetindeki baş döndürücü dinamizme ayak uyduramamış, olup bitenleri kavramakta bir hayli gecikmişti. Darülfünun hocalarının önemli bir kısmı akademik dünyalarına kapanmış, siyasette olup bitenleri maceracı bir heves olarak değerlendiriyorlardı.

Bugün Türk toplumunun yakalamış olduğu dinamizm, özellikle üniversitelere, siyasetçilerle ayrı bir kampa kurularak kendi teorik dünyalarının güvenliğini muhafaza etmeye çalışma lüksü tanımıyor.

Tabii ki üniversitelerden hem hükümete hem de devletin diğer birimlerine karşı özerk olmaları beklenir. O yüzden Reşid Galib”in sözleri her zaman iktidarların üniversitelerle ilgili beklentilerinin tipik bir ifadesi olarak tarihe hiç de hayırla anılan sözler olarak geçmemiştir. Yine de üniversitelerin bazı toplumsal sorumluluklardan bilimin özerkliği adına da olsa kaçmaya veya örneğin, Türkiye”nin insan kaynaklarına karşı bugünkü gibi savurgan bir tutum takınmaya hakları yoktur.

Geçtiğimiz günlerde hükümetle girdiği polemik sayesinde YÖK”ün kendi elindeki istatistikleri nasıl okuduğuna tanık olduk. Hükümetin iddiasına göre yeni üniversite açılmaması için bir engel yok. Hoca gerekiyorsa zaten bunu yetiştirecek olan YÖK”tür, buyursun yetiştirsin, ama zaten eldeki hoca sayısı da hiç de az değil. Sağlık Bakanı Recep Akdağ tıp fakültelerinde hoca başına sadece 20 öğrenci düştüğünü, bunun da dünya standartlarının çok üstünde olduğunu söyleyince, YÖK “yeni kurulan üniversitelerde” hoca başına 102 öğrenci düştüğü açıklamasıyla cevap verdi

Açıklamadan görüldüğü gibi aslında biri diğerinin cevabı değil. Akdağ, halen faaliyet gösteren eski üniversitelerdeki durumdan bahsediyor. Yeni kurulan üniversiteler, adı üstünde: “yeni kurulmuştur”. Yani geliştirilecektir. Bu esnada rakamların bu yönde olmasında hiç de garipsenecek bir durum yoktur.

Oysa daha epey zamandır kurulmuş olan binası, donanımı, yeterli sayıda hocası olan birçok fakülte ve bölüm var ki, sırf YÖK”ün katsayı politikası ve ideolojik ayırımcı tutumu dolayısıyla faaliyetine öğrencisiz devam etmektedir.

Birçok üniversitenin doğu dilleri bölümleri uygulanan katsayı sisteminden dolayı en düşük sayıda öğrenciyle öğretime devam ediyor. Hatta birçok üniversitenin Doğu dilleri bölümleri (Arap, Fars, Urdu dili bölümleri) lüzumsuz sayılarak var olan öğretim kadrosu ve kurulu yapısı atıl bırakılarak öğrenci alımı keyfi olarak durduruluyor. Neresinden bakılırsa müthiş bir insan kaynağı israfı…

Diğer yandan İ.H. liselerine uygulanan katsayı yüzünden buradan mezun olan öğrenciler, neredeyse İlahiyat Fakültelerinden başka bir fakülteye giremiyor. Gelgelelim, İlahiyat Fakültesi kontenjanları da o kadar düşük ki, İ.H.liselerinden mezun olan öğrencilerin de ancak çok azı kazanabiliyor. Gerisi kaderlerine terk ediliyor.

Oysa şu anda İlahiyatlarda hoca başına düşen öğrenci sayısı dünyanın en ileri üniversitelerdekinden bile daha düşük. Hatta birçok ilahiyat fakültesi, bütün bina ve donanıma sahip olduğu bir sürü de öğretim üyesi bulunduğu halde hiç öğrenci almıyor. Alanlar da çok sınırlı sayıda alıyorlar.

Genellikle bu konuda başvurulan “mezunlarına duyulan ihtiyaç” tezi başka hiçbir bilim alanında uygulanmıyor. Öğrenci talep ediyorsa mezun olduğunda ne iş yapacağını umursamayan sistem, konu ilahiyat olunca mezunlarının istihdam tasasına düşüveriyor. Gelişmiş bütün ülkelerde ilahiyat fakülteleri modern üniversite düşüncesinin en vazgeçilmez unsurlarından biridir. Bizde ise üniversite, kendi içindeki bu asli birime karşı bir güvensizlik sergiliyor. Bu da her şeyden önce üniversite düşüncemizin sürekli güdük kalmasına yol açıyor. Kendi yetiştirdiği insanlara güvenmeyen bir üniversite sistemi, dünyanın başka neresinde görülmüştür?

Belki bu yüzden dünyanın her yerinde terakkinin öncüsü olan üniversitenin, bizde terakkiye “bîtaraf bir müşahit” olmanın ötesine geçip, neredeyse “terakkiye mâni” olması söz konusudur..

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: