Prof. Dr. Yasin AKTAY

Ulusalcılık ve komşuluk

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül”ün TBMM”nin açılışında yaptığı konuşmada demokratik kalitesini kanıtlamış bir ülke için işaret ettiği sıradan ufuk belli ki, muhalefet liderleri için fazlasıyla sıra dışı, hatta maceracı bir açılım gibi gelmiş. Farklılıkları ülkenin zenginlikleri gibi almamız gerektiğini söyleyen Gül”e Devlet Bahçeli”nin verdiği tepki “sayın cumhurbaşkanı, farklılıklar ülkesinden gelen konuk cumhurbaşkanı gibi konuştu. Metnin hiçbir yerinde Türk kavramına yer vermemesi ayrıca bizi üzdü” şeklinde olmuş. Baktığı şey toplum da olsa orada hiçbir farklılık görmüyor olmanın en iyi ihtimalle bir göz bozukluğu olduğunun farkında bile değil. Farkı fark etmeyen, farklılıkların ortaya çıkarabileceği güzelliğe dair hiçbir hayali veya ufku olmayan bir bakışın siyaseti ne kadar kötürümleştirebildiğinin trajik bir örneği olarak temayüz ediyor.

Deniz Baykal ise kanın durdurulması için acil önlemler alınması yönünde yaptığı telkinleri dolayısıyla sayın Cumhurbaşkanı”nın “şehit vermeden sorunun çözülebileceği gibi bir hayal alemi içinde” olduğunu söylemiş. 25 yıldır devam etmekte olan ve düzenli olarak her iki taraftan gencecik fidanlarını kurutan bir sorunun çözümü için önerebildiği tek yol, düzenli olarak “şehit vermek”, başka bir yol yok…

Aynı zamanda laikliğin de en radikal temsilcisi olan bir partinin lideri olarak Baykal”ın tamamen dinsel bir alana ait şehitlik söylemine bu konuda sarılmasındaki garabet ayrı bir konu. Ama laik bir siyaset tasavvurunun herhalde topluma vaad etmesi gereken en önemli konu “hayat” olmalı değil mi? İnsanların “ölümüne” bu kadar yatırım yapan bir siyasal söylemi bu dünyadan bu kadar koparıp “uçuran” ihtirasın aciliyetle ele alınmasında fayda var. Bu esnada CHP şuna karar vermeli: bir dünya partisi mi olmalı yoksa ne idüğü belirsiz, hakkında hiçbir teminat da vaat edemediği bir “öte-dünya”nın partisi mi olmalı?

Laikliğin kendi içinde kontrolsüz-kuralsız (bir bakıma kitapsız) bir dinsellik içerdiği bir çok vesileyle ortaya çıkıyor. Yeri geldiğinde İslam”ın lügatçesini de hoyratça israf edercesine kullanabilen bu dinsellik, yer yer İslam-karşıtlığı şeklinde ortaya çıkarken bazen de garip bir Müslüman kimliği adına misyoner-karşıtlığı, Hıristiyan veya Yahudi karşıtlığı, batı düşmanlığı şeklinde de ortaya çıkabilir. Garip bir biçimde Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 99”unun Müslümanlaşması Cumhuriyetin en laik politikalarının uygulandığı zamanında gerçekleşmiştir.

Ama bu Müslümanlaşmanın aynı zamanda bir tür ulusallaşmaya da tekabül etmesi yüzünden ciddi bir kalite düşüklüğüne de maruz kalmış olduğu teslim edilmesi gereken bir gerçektir. Hiçbir farklı unsurla karşılaşmayan, bir ortak tecrübe alanına sahip olmayan, “öteki” ne dair bir etik geliştirmek için “öteki”nin varlığını hissetmeyen bir Müslüman varlığının kalitesi laik bir ulusalcılığın bütün dışlayıcı ideolojisinin baskısı altında şekillenmiştir. O yüzden bugün farklı unsurlarla bir arada bulunmanın, onlarla aynı havayı teneffüs etmenin şartlarının ne kadar bereketli bir şey olduğunu bilemiyoruz bile.

Frekans araştırma şirketi tarafından yapılan ve toplumun “farklı kimliklere ve Yahudiliğe bakışını” ele alan bir anketin sonuçları bu açıdan çok ilginç veriler sunuyor. Buna göre, toplumun yüzde 90”ı hayatında bir Yahudi, Ermeni veya Rum”la temas kurmamış, oysa aynı toplumun yüzde 42”si Yahudi, yüzde 35”i ise Hıristiyan bir komşusu olmasını istemiyor. Hayatında hiç temas kurmadığı insanlar hakkında ciddi bir antipati üretiyor insanlar.

Yine de bu konudaki göstergeler (yani toplumdaki hoşgörüsüzlük göstergeleri) dünya ortalamasının çok üstünde gibi görünüyorsa da dünyada komşuluk ilişkisinin Türkiye”dekinden biraz daha farklı olduğunu da kaydetmek gerekiyor. Çünkü karşılaştırmaya konu edilen Batılı ülkelerde komşular arasındaki ilişkiler ya hiç yok veya çok seyrek olduğu için bir komşunun evinde neler olup bittiğine dair insanlar görece çok daha fazla kayıtsız kalabiliyorlar. Oysa Türkiye”de komşular arası ilişkiler biraz daha yoğundur ve bundan dolayı komşuda olan insanların ilgi alanına kendiliğinden girer. Komşunun durumuna karşı bir lakaytlık olamaz. “Komşusu aç iken kendisi tok yatamaz” veya “ev alma komşu al” gibi ilke veya kalıpların geçerli olduğu bir kültürde bu göstergelerin bire-bir karşılaştırılması tabii ki mümkün değil. Üstelik Cumhuriyetin ilk yıllarından beri çalıştırılan ulusalcı ideolojik söylemin ürettiği bir tür “yabancı düşmanlığı” na rağmen bu oranların bu düzeyde kalmış olması her şeye rağmen iyiye işaret sayılabilir.

Türkiye”de siyasi parti liderlerinin söylemleri toplumun birbiriyle kaynaşmasını değil birbirinden nefret etmesini daha fazla tahrik ediyor. Siyasetçilerin alabildiğine öfkeli atışmalarının topluma nasıl bir yansımasının olabileceğine dair hiçbir sorumluluk taşımıyor olmaları ciddi bir sorun, ancak yine de toplumun derin sağduyusunun bu söylemlere aynı oranda icabet etmiyor olması şükredilecek bir gerçektir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: