Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tutarlılık

Türkiye”de siyasetin en önemli sorunu galiba bir referansa, bir tutarlı değerler bütününe, bir kitaba kayıtlı olmadan icra edilmesidir. Siyasetçiden belki olağanüstü bir tutarlılık bekleniyor, ama bu tutarlılığın hangi referansa göre test edileceğinin bir ölçüsü yok. Siyasal partiler ile seçmenleri arasındaki siyasal iletişim kendine özgü bir tarzda ve dilde gerçekleşiyor, ama bu dil her türlü kaçamağa da imkân tanıyan muğlâklıklarla dolu. Yine de bu dilin sağlıklı işleyip işlemediğine karar veren durumlar vardır.

Seçimler bu iletişimin kurumsal olarak tesis edildiği mekanizmalardır. Seçimler sayesinde siyasal partiler bir halka dayanmak zorunda olduklarını hatırlarlar. Siyasetin kitaptan yoksun gidişatı böylece geçici de olsa bir kitaba dökülür.

Ali Bulaç, öteden beri Türkiye”de seçmenlerin partilerine hiçbir sadakatinin olmadığını söyler. Bunun en açık işareti her seçimde çok sayıda seçmenin kitlesel halde oy verdikleri değiştiriyor olmasıdır. Bir seçimde yüzde 25 oy alarak iktidar olan bir partinin bir sonraki seçimde yüzde 2”yi bulamadığı için barajın altında kalması Türkiye”deki siyasetin neredeyse rutinlerinden. Ancak siyasetin bu rutinini “seçmenin partiye sadakatsizliği” olarak okumak yine de çok yanlıştır. Tam aksine sadakatsizlikle karşılaşan partilerin sicillerine bakıldığında, asıl büyük sadakatsizliği partilerin kendi seçmenlerine karşı sergiledikleri görülür. Partiler seçim süreçlerinde verdikleri vaatlere sadık kalmayınca seçmen cezasını çok hızlı kesiyor, bir sonraki seçimde de o partiyi tanımazdan geliyor. Bu da sonuçta seçmen profili itibariyle son derece istikrarsız bir tablo ortaya çıkarıyor.

İstikrarsızlık büyük ölçüde partilerin kendilerini tabi hissettikleri hiçbir programın olmamasından kaynaklanıyor. Siyaset gündelik fırsatların değerlendirildiği bir alan olarak görüldüğü ölçüde, referans alınabilecek bir değerler, vaatler veya programları gerektirmiyor gibi çalışıyor. Böyle olunca da birbirinden taban tabana farklı olması beklenen partilerin bile programları ve tüzükleri de birbirinin aynısı oluyor.

Bu, siyasal partilerin çizgilerinde bir tutarlılık takibini iyice zorlaştıran bir durum oluşturuyor.

Gerçi belli görüşlerde hiçbir anlaşmaya, tavize veya empatiye yanaşmayan kaskatı görüşlere sahip parti çizgileri kuşkusuz daha hayırlı değildir. Aksine birçok konuda bu tarz değişmez-esnemez çizgilere sahip olduğu halde siyasal şeritleri tamamen tıkayan inatçı tutumlar siyasetin toplumsal açılım açısından bütün verimliliğini tüketen bir etki de yapıyor. Ancak bu inatçı tutumların bile belli bir referansa dayanıyor olduğunu söylemek yine de zor. Takınılan tutumlar belli siyasi-felsefi referanslardan ziyade günübirlik politik kâr alanlarına göz dikiyor sadece.

Bugünlerde Deniz Baykal”ın CHP”ye kaydolan başörtülü veya çarşaflı kadınlara törenle parti rozeti takarak verdiği görüntü veya mesajlar; Devlet Bahçeli”nin Alevilerin talepleriyle ilgili ifade ettiği açılım mesajları, partilerin zaten yeterince muğlâk olan çizgilerini daha da belirsizleştiriyor. Doğrusu her iki partinin kendi kalıplarını bir hayli zorlayan alanlarda sergilediği bu teşebbüsler ilk bakışta sorunun kaynağı olan odakların bir jesti olarak toplumu ve siyaseti bir hayli rahatlatması beklenir.

Oysa belki MHP”nin Alevi açılımı için aynı şeyi söylemek şimdilik haksızlık ama özellikle CHP”nin çarşaflı gösterisinin bu kadarlık bir mesaj veya vaatten bile yoksun olduğu görülüyor. Baykal bu görüntüleri veriyor, ama başörtüsü ile ilgili asıl sorun oluşturan politikasından milim şaşmadığını hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Bu durumda verebildiği bütün mesaj “başörtülüler CHP”ye oy verebilirler” den öteye gitmiyor. Sanki başörtülülerin elinde bir oy, verecekleri parti bulamıyorlarmış gibi.

Hakkını yemeyelim, Baykal”ın bu konuda istikrarlı bir çizisi var aslında. Daha önceki seçimlerde de, tam da aynı şeyi yapmıştı. Birinde Anadolu Solu dediği bir kampanya eşliğinde “İmam-Hatiplilerle diskoya gidenleri barıştırma” vaadinde bulunmuş, bir başkasında da yine “başörtülüler bize oy verebilir” demişti.

Erzurumlunun deyişiyle “insan az esnaf olur”.

Siyasetin bırakınız kitabından, rasyonalitesinden de ancak bu kadar uzak düşülebilir. Hiçbir şey vaat etmeden, karşılığında hiçbir şey vermeden, hiçbir derdine ortak olmadan oy istemek… Siyasi bedavacılık desek, keser mi acaba?

İyi ki seçimler var. Bu sayede partiler siyaset çarşısındaki gerçek karşılıklarını görme fırsatı bulmuş oluyorlar. Evlerindeki hesabın bu çarşıya ne kadar uyduğunu da görmüş oluyorlar.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: