Prof. Dr. Yasin AKTAY

Türkiye’nin İsrail ile anlaşması neyi kapsamıyor?

Türkiye’nin dış politika alanında özellikle İsrail ve Rusya’yı kapsayan yeni adımları bir çok açıdan Türkiye’nin dünya siyasetindeki ağırlığının ölçeklerini ve tabiatını izlemek için önemli fırsatlar verdi. Türkiye’nin dış politikadaki gücü bir ölçüde son yıllarda biriktirmiş olduğu ekonomik güçle de çok yakından bağlantılı. Rusya ile bu son yıllarda geliştirilmiş olan ilişki ve alışveriş hacmi belki her iki ülkeyi birbirine geçmişe nazaran çok daha bağımlı hale getirmiştir. O yüzden ilişkilerin koparılması her iki ülkeye de zarar vermiştir. Dış politikada bağımlılık ve güç arasındaki garip paradokstan kaynaklanan bir durum. Gücünüz arttıkça bağımlılığınız da artabiliyor. Gücü artıp hiç kimseyle hiçbir alışverişe ihtiyaç duymayan bir ülke olamıyor.

Aynı şey İsrail için de sözkonusu. AB veya ABD’den aldığı bütün yardımlarla birlikte ayakta kalabilmek veya gücünü sürdürebilmek için çevresindeki ülkelerle de başka türlü bir ilişki düzeyine geçmek zorundadır. Akdeniz’de bulduğu gaz onu zenginleştirebilir, ama bu gazı bir maddi varlığa dönüştürebilmek için güvenli bir geçiş yoluna ihtiyacı vardır, o yol güzergahında Türkiye de başka ülkeler de olacaktır. Böylece İsrail, yeni güç fırsatlarını her zamankinden daha fazla bölge barışında bulmuş oluyor.

Esasen kendi güvenliğini uzun vadede temin edebilmek veya sürdürebilmek için bölgede Filistin halkını gözeten daha farklı bir yaklaşıma ihtiyacı olduğunu eninde sonunda görmek zorundadır. Sürekli yerleşim yerleri açarak ve 1967 sınırlarına çekilmeden, işgalci konumunu sürdürdüğü müddetçe, kendi güvenliğini kendi eliyle sürekli tehdit etmiş olacaktır.

Bu ayrı bir mevzu, gerçi, ama bu vesileyle şuna da değinelim. Türkiye’nin İsrail’le yapmış olduğu anlaşma dolayısıyla sanki bundan sonra İsrail’e hiçbir şekilde toz dokundurmayacak bir dostluk ilişkisi içine gireceği zannediliyor ve hükümet neredeyse böyle bir anlaşmaya girmiş olduğu için eleştiriye tabi tutuluyor. Doğrusu anlaşmanın bütün boyutlarına vakıf olduğumuz için bu eleştiri ciddiye alınmayacak kadar tuhaf geliyordu, ancak bunun ciddi ciddi akıllı başlı insanlar tarafından dillendiriliyor olduğunu görmek, bir iki mülahazayı gerekli kılıyor.

Bir defa Türkiye bu anlaşmayla Filistin veya Gazze halkının aleyhine İsrail’le bir ittifak kurmuş değil. Yapılan her şey Filistin ve Gazze’nin bütün yetkilileriyle tam bir istişare ve muvafakat halinde yapılmıştır. Halit Meşal de İsmail Heniye de bu anlaşmaya giden müzakere sürecinin bütün aşamalarından haberdardılar ve neticelendiğinde açıkça teşekkür ettiler.

İkincisi, bu anlaşma sadece iki devletin ilişkilerinin yeniden başlatılması için atılmış bir adımdır. Bu adımlar İsrail’in bütün politikalarının Türkiye tarafından onaylanacağı, destekleneceği veya hatta gerektiğinde eleştiriden muaf tutulacağı anlamına asla gelmiyor.

Örneğin bu anlaşma yapıldığı esnada bile Türkiye ablukanın kayıtsız şartsız ve tamamen kaldırılması talebinden vazgeçmiş olmadığı gibi İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi talebinden de, BM kararlarına uyması ve Kudüs’ün Filistin’in başkenti olması iddiasından da vazgeçmiş değildir. Türkiye bu anlaşmayla birlikte veya bu anlaşmaya rağmen, Filistin devletini, Gazze’yi her zeminde desteklemeye devam edecek, İsrail’i de bütün yanlışlarında eleştirmeye devam edecektir.

Bunu bu kadar açıklıkla söyleme ihtiyacının da aslında olmadığını sanıyorum. Ancak bir yerde duyduğum bir söz beni gerçekten şaşırttı. Bayram ziyaretleri esnasında uğradığımız bir mecliste İslami endişelerinden, samimiyetinden asla şüphelenmediğim bir şahıs “Türkiye’nin İsrail’le anlaşıp İran’la savaşa karar vermiş” olduğundan dolayı üzgün olduğunu söylüyordu. Bu kanaatin sandığımdan daha yaygın olduğunu görmem beni de ziyadesiyle düşündürdü. Nasıl oluyor da böyle bir algı oluşabiliyor?

Türkiye İsrail’le ilişkiyi düzeltmişken, İran ile İsrail arasında bir tercih mi yapmış oluyor?

Neden öyle olsun ki?

Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta ve Lübnan’da İran’ın uygulamakta olduğu mezhepçi politikalardan, bu politikaların yol açtığı istikrarsızlık ve huzursuzluklardan Türkiye’nin hiç de memnun olmadığı ve bundan dolayı İran’a karşı büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor olduğu bir sır değil. Ancak Türkiye yeni bir cephe açmak için yeni ittifaklar arayışının bir parçası olarak İsrail’le ilişki kuruyor değil ki.

Türkiye yıllarca biriyle ilişkiyi iyileştirmek için başkasıyla bozmanın gerekmediğini anlattı durdu ve bunu da büyük ölçüde uyguladı. Hele İsrail ile İran’a veya başka bir İslam ülkesine karşı bir ittifak düşüncesini Türkiye’ye yakıştırmak büyük bir haksızlık. Türkiye İran’la bu büyük ihtilafları yaşıyor olsa bile var olan ilişik düzeyinde İran’a yanlışlarını anlatma ve daha hayırlı, güvenli ve istikrarlı bir İslam dünyasını inşa etmek için işbirliği zorunluluğunu hiçbir zaman yok saymadı ve muhtemel işbirliği fırsatını yok etmeyi hiçbir zaman düşünmedi.

Türkiye’nin yeni dış politika adımları, ilkeli siyasetten pragmatik siyasete bir dönüş değil. Pragmatizmde bile insanlar ilkeleriyle paralel olacak şekilde tercihler yapabilir. Ama ilkelerine aykırı bir şey yapmamak, asıl o çok önemlidir. Karşılıklı çıkarlar bazen zannettiğimizden daha fazla ilkeli ve insani bir siyasete alan açabilir. Bu alanları iyi değerlendirmek de ilkelerin hakim kılınmasının faydasına olur.

Türkiye çıkarlarını gözetirken ilkelerinden vazgeçmiş olmuyor. Bunu yapmanın mümkün olduğunu da gösteriyor. Elbette bu farklı bir tarzı siyaset. Anlamak için biraz daha dikkatle izlemeye devam etmek lazım.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: