Prof. Dr. Yasin AKTAY

Türkiye’de Sol: Bir varmış bir yokmuş

Başlık tezkire dergisinin 50. Sayısının Türkiye solunu ana konu aldığı özel sayısının üst başlığı. 1991 yılından beri yayınlanmakta olan tezkire dergisi 2007 yılında yayınlanan 47. sayısından sonra yayınına uzun süre ara vermişti. 2014’te yayınlanan 48. sayısıyla birlikte tezkire yayın hayatına kaldığı yerden devam etmek üzere yeniden başladı. 48. sayısını “İslamcılık: İmkan ve Muhasebe” başlığı altında Said Halim Paşa’nın doğumunun 150 yılı anısına vakfeden dergide İslamcılığın eski ve yeni hallerine dair karşılaştırmalı yazılar ve çözümlemeler yer aldı.

 “Karşı Devrimler Kuşağında Ortadoğu” başlığı altında çıkan 49.sayıda Arap Devrimleri üzerine etraflı kritikler ve İslamcılığın bilhassa iktidar ve muhalefet halleri üzerine önemli analizler yer aldı.

1991 yılında ilk yayınlandığı günden itibaren kendine İslamcı düşünce ve tavır bağlamında “teoride derinlik ve süreklilik”  ilkesini şiar edinmiş olan tezkire bu alanda yüklendiği sorumluluğu hakkıyla yerine getirdi. tezkire çokkültürlülük, demokrasi, vatandaşlık, Avrupa-merkezcilik, vahy bilgisi ve beşeri bilgi ile tarihselcilik, hermenötik, siyasal ilahiyat, siyasal katılım ve siyasetin güncel, felsefi anlamı üzerine bir çok alanda ele aldığı konuların hakkını sadece teorik düzeyde değil tavır/duruş noktasında da vermeye çalıştı.

tezkire genel olarak siyasalı, siyaseti önemsedi. Hiçbir zaman siyasalı askıya almaya, ertelemeye veya etkisizleştirmeye yönelen sinik, anti-politik, para-politik, arche-politik veya ultra-politik tutumlara prim vermedi. Daha politik görünümlü radikal bir dil ile bu tutumların insan iradesini, dolayısıyla aslında insanı iptal eden iğvasını görmezden gelmedi. O yüzden siyasetten umutların en fazla tükendiği ve insanların siyasal katılımlarının hiç bir anlam ifade etmediği düşünülen günlerde “yaşasın siyaset” başlığıyla çıktı.

tezkire aynı zamanda iyi bir okul oldu. tezkire’de yazmak, çalışmak veya okumak ayrıcalığını belli ettiren bir fikrî ve manevi derinliğin vesilesi oldu. O mektepte yetişen bir çok insan bugün Yeni Türkiye’nin inşasına omuz verme şerefini paylaşırken, yaptıkları işin nihayetinde insana dair erdemin, değerin hatırlanması ve hatırlatılmasından (tezkire) ibaret olduğunun bilincini ve bilgeliğini de taşıyorlar. Gökkubbe altında söylenmemiş bir şey olmadığını bilenler için nihayetinde doğru bilgi sadece hatırlanan bir şeydir. O yüzden bilgili olmayı iktidar sahibi olmanın fırsatına dönüştürmeye kimsenin hakkı yok, bunun hiçbir ahlaki tarafı da yok.

tezkire, o yüzden hep küçük harfle yazılır. Derinliği ve sürekliliği sağlamanın sorumluluğu da merkezdeki bir veya birkaç kişiye münhasıran ait değildir. Kuşkusuz önceki nesillerin birikimini ve katkısını ihmal etmeden bu dönemde tezkire sorumluluğunu yüklenen yeni nesil düşünürleri, özellikle güzel yazılarıyla dikkat çeken Öner Buçukçu, Asım Öz, Bahattin Cizreli, Aydın Aktay, Suheyb Öğüt, Salman Sayyid, Hatem Bazian, Salman Öğüt ve daha nicelerini şimdiden umutla selamlıyorum.

Gelelim tezkire’nin halen kitapçılarda olan 50. sayısına. Adından da anlaşılacağı üzere Türkiye Solunu masaya yatırmış, Türkiye solunu farklı boyutlarıyla ele alan yazılara yer verilmiş. Aydınlanmacı kibrin zirvelerinde gezinen solun başkalarının araştırmalarının nesnesi olması biraz tuhaf geliyordur tabi. Çünkü taa Marx’tan beri benimsenmiş bir bakış açısıdır bu “onlar yaparlar, biz ise onların yaptıkları üzerinde de düşünür, onların yaptıklarını kuramsallaştırırız.” Bu bakış açısı ve tavır, sola kendinden menkul “dünyayı ve herkesi nesneleştirme ve adını koyma imtiyazı” sağlamıştır.

Solun kendine ürettiği ve tanıdığı bu imtiyaz başlıbaşına irdelenmeye değerdir tabi. Bu durum solun neden hiç bir zaman iflah olamayacağını en iyi açıklayacak konuların başında gelir. Türkiye’de sol arayanlar neden bulamadıklarını hatta neden bulamayacaklarını tam da burada aramalıdır.

Sol sadece isim koyar, ama koyduğu isimlerin Türkiye toplumunda bir karşılığı olmadığı için neticede yaftacılığın yüzeyselliği çarpıtmacılığıyla malul kalır. İlerici-gerici diye bir tipleme üretip kendisi dışındaki unsurları gericilikle yaftalar, ama kendi istikametini hiçbir zaman gerçekten tarihin ileri yönüne doğru yöneltmez. Tarihin de toplumun da gerisinde kalır ama dini ayinde zikreder gibi kendi ilericiliğini iddia eder durur.

Bu arada ülkeyi her bakımdan demokratikleştiren, vatandaşlık kalitesini ve katılımını kendisinin hayal bile edemediği seviyelere çıkaran bir muhafazakâr siyasetin karşısında tutuculuğun-gericiliğin en alasını yaptığı halde kendi üzerine astığı “ilericilik” yaftasıyla tesellisini bulmaya devam eder. En akıllısının bile, siyasal hararet belli bir seviyeye çıktığında, üzerindeki makyaj dökülür altından bütün faşizanlığı, elitizmi, imtiyazcılığı ve zümreciliğiyle Kemalizm görünür.

Nihayetinde Türkiye’de sol sözkonusu olduğunda belli bazı düzeylerde ve anlarda “fena bir fikir olmayabilirdi” diyebiliyoruz, ama tabi iddia ettikleri gibi bir şey olsaydı. Ne var ki, hiç bir zaman iddia edilen, vaat edilen gibi bir solu gören olmamıştır. O yüzden tezkire işin özetini bir başlık altında mükemmel yapmış: Türkiye’de sol, bir varmış, bir yokmuş…

Bu sayıda Sadreddin Celal’den ve Niyazi Berkes’ten alıntıların yanısıra, Bahattin Cizreli, Abdülaziz Kıransal, Yakup Öztürk, Asım Öz ve Öner Buçukçu’nun sol üzerine yazıları dikkat çekiyor. Bu sayıda benim de “İbrahim Oğulları ile Hegel Oğulları Arasında Siyaset ve Tarih: Türkiye’de İslamcılar ve Solcular” başlıklı bir yazım yer alıyor. Yazıda dünyada solun görmeye çalıştığı sınıf veya başka antagonizmalar yerine, bizzat solun yer aldığı taraflardan bile örneklenebilecek şekilde bambaşka antagonizmaların geçerli olduğu gösterilmeye çalışılıyor. Fırsat olursa bilahare meramımızı daha uzun anlatırız.  

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: