Prof. Dr. Yasin AKTAY

Türkiye’mizi saf bulup kandırmasınlar

BM Barış Gücü’nün Lübnan’a göndereceği askerlere hangi ülkelerin hangi oranlarda katılacağa daha belirlenemedi. Başta yüksek bir gönüllülük sergilemiş ülkelerin bir kısmı iş ciddiye binince kendi gerçekleriyle baş başa kalarak çark etme yoluna girdi. Bu durumda olan Fransa ilk başta göndermeyi vaat ettiği miktar yerine iş ciddiye binince 200 rakamını telaffuz etmeye başlayınca Türk askerinin değeri birden bire arttı. Bu saatlerde Fransa’nın asker sayısını tekrar 2000 rakamına yükselttiği ve İtalya ile birlikte Barış Gücüne kumanda etmekle ilgili bir rekabetin içine girdiği haberleri yayımlandı.

İsrail Almanya’yı bu birliğin içinde görmek istese de, tam da aynı nedenlerle Almanya bu güce fiili katkıda bulunmaktan çekindi Doğrusu İsrail’e karşı soykırım kompleksi içinde bulunan Alman askerinin bölgedeki temaslarda soğukkanlı veya dengeli davranabileceği beklenmiyor. Almanya’nın soykırım sicili onu dış politikasında İsrail’e karşı çok zayıf kılıyor. Bu haliyle Lübnan’daki Alman askerinin İsrail’e karşı yapabileceği hiçbir şey olmaz. Bunu bilen Almanya fiilen asker göndermek yerine mali katkıda bulunmayı tercih ediyor.

Bütün bu tercihlerin ortaya çıkması her ülkenin kendi iç tartışmalarıyla şekilleniyor. Hiçbir ülkenin başında tek başına karar verebilen bir merci yok. Ülkeleri yöneten hükümetlerin her biri bu kararları kendi kamuoylarını da gözeterek alıyor. Fransa’nın ilk başta çok büyük konuştuktan sonra verdiği rakamda tereddüde düşmesi, hem BM karar taslağının yeterince belirginleşmemiş olması hem de kendi karar mekanizmalarını hatırlamanın bir sonucu.

Bunun gibi birçok şey Barış gücünün oluşturulmasının basitçe İsrail ve ABD’nin mutlak sözünün geçtiği bir süreç olmadığını gösteriyor. Bu ülkelerin hepsinin İsrail ve ABD yanlısı bir tutum içinde olması beklenemez. Kuşkusuz bölgeyle ilgili her birinin kendi çıkarları da var. Ama daha önemlisi, bu süreç uluslar arası ilişkiler düzeninin bütün boyutlarıyla yansıdığı karmaşık bir durumu kendine özgü diliyle ortaya koyuyor.

Durum her zaman basitçe ortadaki bir pastayı paylaşmayla veya bir güç gösterisiyle ilgili olmayabilir. Dünyanın başına gelmiş bir felaketin sonuçlarıyla yüzleşmenin sosyal sorumluluğu da önemlidir. Bu sürece katılım, dünyadaki aktörlerin kendilerini ne kadar sorumlu, ne kadar yetkili veya hangi statüde gördükleriyle ilgilidir. Her ülkenin bu konudaki performansını biraz kendi hakkındaki kendi imajı veya başkalarınca tanınan konumu belirliyor. Sürece kayıtsız kalmak ile sürece müdahil olmayı tercih bu statünün zorladığı bir durumdur. Azerbaycan’ın, Ermenistan’ın, Tayland’ın veya Polonya’nın bölgede olup bitenlerle ilgilenmesi beklenmiyor. Ama Fransa’nın, Almanya’nın veya İtalya’nın bölgede olup bitenlerle ilgisi doğal sayılıyor. Türkiye’ninse bu bölgeyle olan ilişkisi henüz tarihin konusu olamayacak kadar eşzamanlı bir ilişki; aynı coğrafyanın ve kültürün parçası. Tabii ki bu coğrafi, tarihi ve hukuki konumun Türkiye’ye yükleyeceği bir rol olacaktır. Ne var ki bu rolün doğrusunun ne olduğu bir yorum sorunudur ve Türk halkı bu yorumun ne olduğuna karar verecek bir bütünlük sergilemiyor.

İşin garibi bu sürece katılım noktasında sergilenen eleştirel tutumlarda üretilen felaket bir Türkiye imajı var. Bence Türkiye bu süreçte neye karar verirse versin, ondan daha önemlisi, bu vesileyle ortaya çıkan bu imaj sorunuyla yüzleşmesi olacaktır.

Barış gücünün teşekkülünde Türkiye’yi temsil etmekle yetkili kurumlara karşı sergilenen güvensizlik bu imajla ilgili. Eleştirilerde her şeyin zaten çok önceden kararlaştırılmış olduğu ifade ediliyor ve Türkiye’nin yetkili mercilerinin bu süreçte yabancı unsurların işlerini takip etmekten başka bir rolü olmadığı söyleniyor. Türkiye adına kim karar verirse versin ABD ve İsrail’in güdümünde olacağından neredeyse kuşku duyulmuyor. Türkiye Barış gücüne katılırsa hiçbir şekilde kendi şartlarını ileri süremez. Bakmayın Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına asla karışmayacağını, hatta buna karşı olduğunu ilan etmesine. BM’nin zaten başka bir misyonu yok ve Türkiye Lübnan’a giderse Hizbullah’la çatışmaktan geri duramaz, orada hiçbir fark ortaya koyamaz.

Bu yaklaşımlarda Türkiye’ye şu veya bu uluslar arası zeminde hep aldatılan, kandırılan, şamar yiyen, onun bunun gönüllü uşaklığını üstlenen bir rol yakıştırılıyor. Türkiye hiçbir zaman kendi siyasetine sahip çıkacak akil-baliğ ve reşit bir aktör olarak görülmüyor. Türkiye’yi yönetenler kişisel menfaatleri için Türkiye’nin çıkarlarını gözetmekten ziyade hep bir şekilde dış güçlerin dümen suyuna girmiş insanlar olarak tasvir ediliyor.

Bir ülkenin insanlarının kendi devletlerine olan güvensizliği o ülkenin en ciddi sorunudur. Bu sorunun bir başka yanı devletin kendi vatandaşına güvensizliğidir ve Türkiye her iki durumdan fena halde muzdariptir.

Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermekle ilgili kararını yine bir tezkere sürecinin sonunda yine TBMM verecek. 1 Mart tezkeresinin reddi, demokratik prosedürler gerçekten çalıştığında Türkiye’nin toplamından sadır olan akıl ve iradenin ne kadar hayırlı çalıştığını çok iyi göstermişti. Bu yoldan dönülmemeli, bu iradeye güvenmeli ve bağlayıcı grup kararı alınmadan konu meclise getirilmelidir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: