Prof. Dr. Yasin AKTAY

Türkiye ve dünya için yeni bir dönem

“Bundan sonra yeni bir döneme girmiş olacağız, hayatımızda yepyeni durumlar hakim olacak ve biz bu durumun heyecanı içindeyiz.” Bu sözler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz çarşamba günü Konya’da Türkiye’nin en geniş kapasiteli güneş panelleri fabrikasının, yani ülke için zaten çok büyük bir müjde gibi gerçekleşen bir tesisisin açılışının hemen ardından cuma günü vereceği büyük müjdeyi duyururken söyledikleri sözler.

Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye için yepyeni bir dönem açacak” dediği müjdeli haberi 29 Mayıs’ta yola çıkan Fatih Sismik Araştırma Gemisi’nin Karadeniz’deki son sondajından bulduğu 320 milyar metreküplük doğal gaz rezerviydi. Bu rezervden çok daha önemlisi ise, Karadeniz’de artık Türkiye’nin kendi imkanlarıyla böyle bir sondajı yapabiliyor olması ve bulunan rezervin çok daha büyük rezervlerin de habercisi olması. Zaferlerle anılan Ağustos ayında yapılan böyle bir keşfin Türkiye için anlamı ise belki sadece bulunan rezervin miktarı olarak görünebilir. Oysa bu keşif bundan çok öte anlamlara sahip.

Her şeyden önce enerji alanında üç yıl önce başlatılmış olan milli politika hamlesinin daha bu aşamada böyle bir sonuç vermiş olması çok önemli. Türkiye kendi rezervlerini kendi tespit edip, aramasını, sondajını kendisi yapabilecek imkanlardan mahrumdu şimdiye kadar. Sondaj işlemlerinin çok pahalı olması ve onlarca sondajdan hiçbir sonuç çıkmayabilme ihtimali, sürekli hizmet alımıyla, sismik araştırma ve sondaj gemilerinin kiralanmasıyla elde edilen sondaj çalışmaları göze alınması çok zor ve pahalı işlemlerdi. Yapılan araştırma ve sondajlardan bir sonuç çıkmadığında hem maliyeti çok fazla hem de moral bozucu bir etkisi olabiliyor.

Üç yıl önce Türkiye kendi sismik araştırma gemileriyle bu işleri yapma konusunda stratejik bir hamle yaptı. Bu yolla hem araştırma ve sondaj maliyetleri çok azaltıldı hem de istediği kadar sondaj yapabilmenin yolu açıldı, kendi gemisiyle, kendi mühendisi ve kendi teknik elemanlarıyla.

İşin asıl önemli olan noktası da bu. Türkiye dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alırken bunu şimdiye kadar doğal rezervlerine, hazır kaynaklarına güvenerek, onlara dayanarak sağlamadı. Bilakis enerji açığı dolayısıyla her sene ticareti açık vermek durumunda olan Türkiye yola büyük bir dezavantajla çıkmış bir ülke. İlk 20’nin içinde bulunan bazı ülkelerin tek avantajları petrol, gaz ve doğal kaynaklarıdır halbuki. Böyle olduğu için de aslında büyük olan ekonomilerinin hiçbir reel gücü bulunmuyor. Tam da bundan dolayı petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar dolayısıyla bu tür ekonomiler çok ciddi bir daralmadan geçektedir. Bundan da daha önemlisi bu ülkeler tamamen doğal zenginliklerine dayandıkları için başka alanlarda kendilerini geliştirme çabasından alabildiğine geri durmaktadırlar.

Türkiye ise doğal kaynaklar bakımından şimdiye kadar sahip olduğu bu kısıtlılığı bir fırsata dönüştürmenin yolu olarak tamamen insan sermayesine yatırım yapmaya yöneldi. Beşeri sermayeyi geliştirmenin en önemli yolu eğitim ve üretimden geçiyor. Türkiye son 18 yıl içinde var olan üniversitelerine 130 daha, yani mevcudun iki katı daha üniversite kattı. Üniversitelerimiz bugün kim ne derse desin müthiş bir çeşitlilik ve kalite performansı ortaya koymaktadır. Türkiye’nin insan sermayesi rezervini mevcut üniversiteler ciddi anlamda geliştirmektedir. Aslında sonucunu da zaten hep birlikte görmekte, yaşamaktayız. Tek tek bazı üniversitelerdeki bazı olay veya anekdotlarla her şeyi tüketen alabildiğine karamsar söylemleri bir yana atın, toplam kalite itibariyle Türkiye’de üniversiteler ülkenin gelişimine, beşeri sermaye birikimine çok ciddi bir katkıda bulunmaktadır.

Türkiye hazır maddi kaynakları bulup o kaynakların üzerinden beşeri sermayesini geliştirmedi. Aksine beşeri sermayesi sayesinde maddi kazanımlara, kalkınmaya ulaşıyor. Şu anda Türkiye’nin bütün dünyanın ekonomisi ciddi bir daralma içindeyken kendi ekonomisinin bariz dayanıklılığı bu altyapıya dayanıyor.

Eğitim, sağlık, ulaşım, tarım ve sanayi üretimi, bilhassa savunma sanayii alanında Türkiye’nin farkı her geçen gün daha fazla tebarüz ediyor. Bu farkın hepsinin hikayesi aynı noktaya bağlanıyor: Beşeri sermaye.

Petrol zengini ülkelerin bu beşeri sermayelerini geliştirmemiş olmaları, belki petrolün kendilerini tembelleştirmiş olmasındandır. Gerçi petrolleri olmasaydı bu ülkeler ne durumda olurlardı Allah bilir. Üzerinde düşünmeye, sosyolojik tahliller yapmaya değer bir konudur. Ama Türkiye’deki bu yoksunluğun Türkiye için bir dezavantajdan ziyade bir avantaja dönüşebilmiş olmasında son 18 yıllık silkiniş politikalarının da çok önemli bir katkısının olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Şimdi gazımız da var artık. Beşeri sermaye kalitemizi belli bir noktaya taşımış olduktan sonra bu gazı bulmuş olmamız Allah’ın ayrı bir lütfu. Bu keşif bu saatten sonra bizi bir rehavete düşürmez elbet. Daha yapılacak çok işimiz var.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: