Prof. Dr. Yasin AKTAY

Türkiye Cerablus’ta çözüm için alan açtı

Cerablus Operasyonu ile beş yılını dolduran ve dünyanın en önemli aktörlerinin müdahil olduğu Suriye’deki krizde yeni bir döneme girilmiş bulunuyor. PYD ile DAEŞ arasında kurulan tahterevalli ile Suriye topraklarında oluşturulmaya çalışılan demografik dönüşüm, Suriye halkının iradesini de varlığını da hiçe sayarken, ortaya çıkan ağır trajedinin faturasını Suriye halkıyla birlikte bir tek Türkiye ödemekteydi. Türkiye’nin Cerablus’tan Suriye sorununa bu yeni girişimi, her şeyden önce bu durumun artık böyle devam edemeyeceğini ilan etmiş oluyor.

Üye ülke olması dolayısıyla bu olayın NATO’nun güvenliğinin sağlanması bakımından ayrı bir önemi var.

Öyle ki neredeyse üç yıllık bir sürenin ardından NATO’nun DAEŞ terör örgütüyle fiilen bir sınırı kalmamış durumdaydı. Terör örgütlerinin kontrolünde bulunan Ayn el Arab, Afrin gibi bölgelerden NATO sınırları her ne kadar tehdit algılamaya devam etse de en azından sınırların DAEŞ’ten temizlenmiş olması önemsenmeli.

22 Mayıs’ta gerçekleşen AK Parti Kongresinden sonra Başbakan Binali Yıldırım “dostlarımızı arttırıp düşmanlarımızı azaltacağız” demişti. Bu dış politikada güçlü bir dönüşümün sinyali olarak algılanmıştı. Gerçekten de Binali Yıldırım Başbakanlığındaki 65. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Sayın Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde İsrail’le uzunca süredir devam eden normalleşme görüşmelerinin neticeye kavuşmasında, Rusya ile uçak krizi sonrası bozulan ilişkilerin düzelmesinde önemli adımlar attı.

15 Temmuz, bir yanıyla da, Türkiye’nin çok boyutlu bir hâl alan bu dış politika perspektifine karşı atılmış oldukça sert bir adımdı. Türkiye’yi, özellikle Suriye ve Irak gibi güvenliğini doğrudan ilgilendiren kriz alanlarında gelişmelerin dışında bırakmayı amaçlayan, Türkiye’nin materyal kapasitesini ve bölgedeki siyasal-toplumsal gücünü tahrip etmeye yönelen 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesi Türk dış politikasındaki bu güçlü dinamiğin de etki alanını genişletti.

Cerablus’a gerçekleştirilen operasyon bu çerçevede okunmalı. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini normalleştirme yoluna girmesi, İran ile bölgesel konularda diyalog kanallarının daha genişletilmesi Cerablus operasyonunun başarısında kuşkusuz önemli etkenler olmuştur.

Ancak bu başarının arkasındaki asıl büyük etken elbette ki 15 Temmuz sonrası bünyesindeki safralardan arınarak çok daha güçlenen Türk Silahlı Kuvvetleri ve yine 15 Temmuz’da uluslararası bağlantıları da bulunduğundan şüphe duyulmayacak darbe girişimine karşı kendi toplumu tarafından savunulmuş güçlü bir hükümetin kararlılığıdır.

Neticede Cerablus operasyonunun, hem fiilen haritaları değiştirme girişimlerine karşı hem de ilerleyen günlerde Cenevre’de gerçekleştirilmesi planlanan barış görüşmelerinde de hem Türkiye’nin hem de Suriye’deki ılımlı muhalif grupların elini güçlendirdi. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde herhangi bir terör örgütü tarafından kontrol edilen, Suriye’den ayrılması planlanan, özerk yönetim vb. taleplere kapı aralamak amacıyla demografik yapısıyla oynanan bir bölgeye müsaade etmeyeceğini tam bir kararlılıkla dünyaya göstermiş oldu.

Türkiye’nin bu tavrı aslında Suriye açısından da çok önemli bir fırsat yaratmış bulunuyor. Bölgesel aktörlerle tam bir uyum içerisinde gerçekleştirilen Cerablus Operasyonu Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaya yönelmiş bulunuyor. Bu durum ılımlı muhalefetin olduğu kadar, aslına bakarsanız. gerçekten bir barış istemesi durumunda Şam yönetiminin de elini güçlendiriyor. Üniter bir Suriye’nin, Suriye’de demokratik bir dönüşümün sağlanabilmesi amacıyla bir geçiş dönemi takvimi üzerinde uzlaşılması ihtimalini Cerablus Operasyonu bir kez daha mümkün hale getirdi.

Peki Türk dış politikası bundan sonraki dönemde nasıl olacak? Türkiye’nin bölgesel aktörlerle çok daha aktif bir diyalog sürecinin içerisinde olacağı şimdiden söylenebilir. Suriye Krizi üzerinden geçtiğimiz yıllarda şekillenen küresel eksenler yavaş yavaş bölgesel bir hâl almaya başladı. Bir tarafta krizi sona erdirmek isteyen, toprak bütünlüğü garanti altına alınmış bir Suriye konusunda ve bu toprak bütünlüğünü tehdit edecek her türlü aktivite karşısında uzlaşmış bulunan Türkiye, İran ve Rusya bulunuyor. Diğer tarafta ise bu krizi PYD/YPG gibi terör örgütleri eliyle çözebileceğine inanan, bu sebeple diyalog ve işbirliği kanallarını minimum düzeyde tutan ABD ve onun bölgedeki uzantıları bulunuyor.

ABD’nin küresel gücünde mutlak bir aşınmaya da işaret eden bu durum Soğuk Savaş sonrası Balkanlarda patlak veren krizler döneminde Clinton’ın uydurduğu “selective engagement / seçici angajman” tezini hatırlatıyor. Ancak her şeye rağmen Clinton’ın tezinin dahi çok daha ilkeli bir tarafı olduğunu, bir hakkı teslim etme adına belirtmek gerekiyor.

Türkiye, Cerablus Operasyonu ile kendisine dayatılmaya hazırlanan haritaları çok net ve dayatmaya hazırlananlar açısından hayal kırıcı bir biçimde güncelledi. NATO’nun güney sınırlarını, NATO’nun tehdit algıladığı terör unsurlarından temizlemeye başladığı gibi bölgesel anlamda da güven tazeledi. Yani ABD’nin ve NATO’nun hiçbir siyasi vizyon sergilemediği, Türkiye’nin uyarılarını dikkate almayarak atıldığı bir riskten NATO’yu da ABD’yi de kurtaran yine Türkiye olmuş oldu.

ABD ve NATO, Türkiye’nin söylediklerine daha fazla kulak tıkamaya devam ederse bu kez ittifakı ve ABD’nin bölgedeki pozisyonunu Türkiye bile kurtaramaz, bizden söylemesi.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: