Prof. Dr. Yasin AKTAY

Türk askeri için Lübnan’ın Irak’tan farkı

Lübnan’da konuşlandırılacak BM Barış gücü UNIFIL’e gönderilecek askerlerin görev kapsamları ile ilgili niyetler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu güce asker göndermek suretiyle destek olacaklarını açıklayan ülkelere, BM merkezinden iki ayrı belge gönderilmiş. Belgelerin birinde “BM askerleri ile Hizbullah karşı karşıya geldiklerinde Hizbullah’ın silahlarını gönüllü olarak bırakması aksi halde zor kullanarak bunun sağlanacağı” belirtiliyor.

Doğrusu BM Barış gücüne Türkiye’nin asker göndermesi fikrine ezberden karşı çıkmakta bir fayda görmüyorum. Aksine Türkiye tarafların hepsi, bilhassa Hizbullah da istediği takdirde Türkiye’nin asker göndermesine karşı çıkmak için hiçbir neden kalmıyor. O takdirde durum 1 Mart tezkeresinde Türkiye’den istenenden çok farklı bir tablo ortaya çıkarıyor. Sayın Başbakan’ın Lübnan’a asker göndermekle ilgili tartışmanın tam ortasında 1 Mart tezkeresini hatırlatması ve “Irak’a askerimiz gitseydi durum daha farklı olurdu” demesi bu konudaki kafa karışıklığını daha fazla artırıyor. Çünkü Kuzey Irak’a gönderilecek olan askerler işgalci Amerika’nın müttefiki olarak, dolayısıyla bölge halkının şiddetli muhalefetine rağmen bir işgalci güç olarak gitmiş olacaktı. Oysa Lübnan’da Hizbullah’ın da isteyebileceği ve karşılıklı güvenin tesis olmuş olduğu şartlarda Türk askeri çok farklı bir konuma sahip olabilir. Bunun için şartlar henüz ortaya çıkmadan ezbere muhalefet etmenin bir anlamı yok.

Ezber muhalefetin aslında kendisiyle çelişen bir tezi, Lübnan’daki durumun bugünkü haliyle, planı BM gücü konuşlandırmayı gerektirecek biçimiyle, çok önceden planlanmış olduğunu iddia ediyor. Oysa savaşla ilgili hangi metni okursanız okuyun, İsrail ve ABD’nin Lübnan’daki daha kolaylıkla öngörülen hedefinin Lübnan’ı işgal ve Hizbullah’ı tasfiye etmek olduğunu görürsünüz. Savaş öncesinden planlanan, asla, gücüne ve itibarına güç ve itibar katmış, sadece Lübnan’da değil, bütün İslam âlemindeki, hatta bütün dünyadaki özgürlük hareketlerine yeni bir umut ışığı yakmış, ilham kaynağı oluşturmuş, güçlü bir Hizbullah’ın ortaya çıkması değildi. Savaştan beklenen kesin sonuçlardan biri Lübnan halkının başına gelenleri Hizbullah’tan bilmesiydi. Oysa Lübnan halkı saldırılar sayesinde Hizbullah etrafında kenetlendi. Hizbullah, el-Kaide’nin bütün dünyada şaibeli yöntem, eylem ve ittifaklarla yerle bir etmiş olduğu İslami direnişin itibarını restore etme fırsatı buldu. Müslümanların savaş esnasındaki aslî ahlaklarını hatırlatma imkânını yakaladı. Bunların hiçbirisi ne İsrail’in ne de ABD’nin Lübnan saldırılarında ortaya çıkmasını hedefledikleri şeyler değildi. Ama onların istedikler hiçbir şey olmadı, buna mukabil en çok istemedikleri bu şeyler oldu.

Bu durumda Lübnan’a konuşlanacak barış gücünün ve bu güce Türkiye’nin katkısının önceden planlanmış olduğu düşüncesinden önce bir vazgeçmek lazım. Bu düşünce hâlâ ne olursa olsun ABD ve İsrail’in gücüyle ilgili efsaneler üreten akla hizmet etmekten başka bir şey yapmıyor. Durumu bugünün şartlarında aklın ışığında değerlendirmek gerekiyor.

Daha önce bu sütunda kendisine saldıran ve 4 temsilcisini öldüren İsrail’e bir kınama bile çıkarmaktan aciz bir BM gücüne katkıda bulunmanın anlamsızlığını savunmuştum. Tabii ki gözetilmesi gereken şey, barış gücünün Hizbullah’ın silahsızlandırılması görevine asla soyunmamasıdır. İsrail’in ve ABD’nin beklentisi bu olabilir. BM’nin savaşan grupları silahsızlandırarak güvenliği üstlenmesi konusunda Müslümanlara karşı sicili zaten Bosna’dan, Srebrenitsa’dan dolayı çok bozuk. Üstelik Lübnan örneğinde her iki tarafın değil, sadece Hizbullah’ın silahsızlandırılmasından bahsediliyor. Oysa makul olan her şeyden önce saldırganın silahsızlandırılmasıysa, şu âna kadar Lübnan tarafının durduk yerde İsrail’e saldırmış olması asla vâki değil, buna mukabil İsrail’in Lübnan tarafına binlerce kez saldırdığı apaçık bir gerçek. BM adına hareket edecek Barış gücünün Hizbullah’ın silahsızlandırılması işine soyunacak bir aklı bulmakta zorlanmayabileceğini geçmiş tecrübelerinden biliyoruz.

Bu gücün içinde bir Türk’ün bulunmasının bu aklın çalışma tarzına ne tür katkılarda bulunabileceğini sınamak için aslında yeterince tecrübemiz de var. Bu tecrübelere bir göz geçirerek, Lübnan’da Türk askerinin muhtemel yarar veya zararlarını bir nebze tahmin edebiliriz. Örneğin, 1995 yılı 11 Temmuz’unda Srebrenitsa’daki BM barış gücünde görevli askerler Hollandalı değil de Türk olsaydı durum ne olurdu? Afganistan’daki BM barış gücünde Türk Birliğinin bulunmasının sonuca ne tür bir faydası bulunuyor? Veya Somali’deki Barış gücüne katılan Türk birliği orada Türklüğün şânına uygun ne yapabildi?

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: