Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tunus Baharı faili meçhûl sınavında

Arap Baharı sürecinin bir kaç ülkede birbirini izleyen halk ayaklanmaları ve devrimler şeklinde görünürde sorunsuz ilerlemesi bu işin arkasında gizli bir elin olduğunun en önemli işareti sayılıyordu. Bu kadar kolay halk ayaklanması olamazdı ve yarım asrı bulan iktidarlar bu kadar hızlı ve bu kadar kolay el değiştiriyor olamazdı. Mutlaka birilerinin bir düğme marifeti işin bir yerinde olmalıydı.

Oysa halk ayaklanmalarının bu kadar yaygınlık kazanması ve yarım asra varmış iktidarları sarsıyor, hatta deviriyor olmasında yadırgınacak hiç bir şey yoktu. Bu ülkelerde hüküm sürmüş olan iktidarların giderek halkta artık kolayca bastırılamayan bir hoşnutsuzluğa yol açıyor olması kadar halkların da artık eski iktidar araç ve yöntemleriyle yönetilemeyecek sosyolojik özelliklere sahiplenmiş olmaları sözkonusuydu. Zamanla artan eğitim seviyesi ve kentleşme ile birlikte küreselleşmenin beraberinde getirdiği dünyayla göreli entegrasyonun ürettiği yeni bir vatandaş kitlesi vardı. Buna karşılık yönetimin bu yeni vatandaş kitlesinin ihtiyaçlarına ve taleplerine karşılık verecek bir ehliyeti, liyakati ve becerisi oluşmadığı gibi yönetimde halkın gözünden artık eskisi kadar gizlenemeyen yolsuzluklar ve mevcut haliyle meşrulaşamayan bir yönetim sorunu had safhaya varmıştı.

Durum açıkça sürdürülemez hale gelmiş ve bir patlama için bir kıvılcım bekleniyordu. Bu kıvılcım Tunus”ta geldiğinde diğer ülkelerin bunun peşine takılması zor olmadı. Olayın arkasında birilerinin düğmesini aramak bu yüzden sadece bir dizi hastalık barındıran bir zihinsel alışkanlıktan başka bir şey değil. Bu hastalık, dünyada ne olup bitiyorsa bunu malum birilerinin marifeti bilmeyi telkin eden bir aşağılık kompleksi olarak görülebilir. Olup bitenlerin arkaplanında her zaman görünenin çok ötesinde planlayıcı bir akıl ve elin bulunduğunu telkin eden bir siyasal teolojiyi de bu hastalığın başka bir tezahürü olarak sayabiliriz.

Ancak, baştan beri söylemeye çalıştığımız gibi, devrim süreçlerini yöneten gizli bir elin bulunmadığını veya olup bitenlerin tam da bize göründüğü gibi halkın bir noktadan sonra olup bitenlere dur deme iradesinden kaynaklandığını söylemek, o birilerinin olup bitenlerle ilgili hiç bir hesabı veya müdahele niyeti olmadığı anlamına gelmiyor.

Doğrusu devrimlerin tamamen halk iradesiyle olması bir şeydir, ama onların halk iradesi altında devam ettirilebilmesi her zaman başka bir şeydir. Bazı ülkelerin devrim süreçlerinde görüntüde olmamaları o süreçlerin düğmesine basan “gizli el” oldukları veya en azından süreçleri onaylıyor oldukları anlamına gelmiyordu. Aksine basitçe o süreçlere müdahele edecek uygun zamanlamayı kolladıkları, uygun fırsatları bekledikleri veya uygun araçları hazırlamaya çalışıyor oldukları anlamına da gelebiliyordu. Nitekim hem Mısır”da devrim sürecinin başından beri girişilen bir dizi müdahale, sürecin sert bir devrime dönüşmemesi hususunda bütün unsurların nasıl bir teyakkuz içinde davranıyor olduklarını gösteriyor.

Bugünlerde Tunus”ta olup bitenler devrimin tek rakibinin veya tek derdinin eski rejimin kalıntıları olmadığını da gösteriyor. Devrim sonrası yaşanan alt-üst oluşlarda bambaşka denge unsurları ortaya çıkmış ve bu unsurlar ne devrime ne de birbirlerine hiç de hayırhah bir tutum sergilemiyorlar. Bir muhalefet temsilcisinin öldürülmesiyle başlayan protestolar kısa süre içinde hükümet karşıtı, hatta münhasıran Nahda hareketi karşıtı bir kitlesel gösteriye dönüşebiliyor.

İktidardaki bir Nahda”nın böyle bir siyasi cinayeti işlemekten ne tür bir çıkarının olabileceğini tabii ki bir çok kesim sorgulamayı akıl ediyor, ama bu cinayetin oluşturduğu havaya kapılanlar da oluyor veya bu havayla yelkenlerini şişirmeye kalkışanlar için de önemli bir fırsat sunuyor. Bunda devrim sonrası iktidarın en büyük ortağı olan Nahda partisinin halkın acil ekonomik ve asayiş beklentilerine hızla karşılık verememiş olması da yardımcı oluyor.

Devrimin belki de en büyük zorluğu, devrim süreciyle birlikte talepkarlıkları artmış hele bir de devrim tecrübesi yaşamış kitlelerin yönetiminin zorluğudur. Devrimden sonra iş başına gelenlerden mucizevi çözüm beklentileri oluşur ve bunun karşılanması en zorudur. Arap Baharı sonrası bütün ülkelerdeki en ciddi sorunlardan biri de bu.

Bu gösterilere eşlik eden genel grev çağrısının yapıldığı iki gün içinde Fransa”nın okullarını kapalı tutacağını açıklaması hükümet karşıtı gösteriye açık bir destek olarak algılandı. Fransa”nın bu tercihi Nahda karşıtı cepheyi daha mı çok büyütür, yoksa, devrim süreci başladığı esnada, eski diktatör Zeynelabidin bin Ali ülkesini terk ettiği güne kadar ona desteğini sürdüren Fransa”ya karşı var olan kitlesel antipati etkisiyle ters mi teper? Onu tekrar görme şansımız olacaktır, ama bu ve benzer bir çok olay devrim sürecinde seyirci kalanların neden seyirci kaldıklarını ve müdahil olabilecekleri hiç bir fırsatı da pas gçmeyeceklerini görmemizi sağlıyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: