Prof. Dr. Yasin AKTAY

Toplumsal sözleşme olarak anayasa

Anayasa, tanımı ve felsefesi gereği, bir toplumsal sözleşmedir. Bir sözleşme olarak tarafları toplum dediğimiz bütünlüğü oluşturan bütün unsurlardır. Bu unsurların bir arada yaşama iradesini de kendiliğinden yansıtır. Ancak çok iyi anayasa metinlerine rağmen toplumu oluşturan unsurların bir arada yaşama konusunda ciddi sorunlar yaşadıkları görülüyor. Üstelik bu sorunlar basitçe sözleşme maddeleri üzerinde yaşanan bir ihtilafın çok ötesinde bazen bu sözleşme metnini hiç tanımayan tavırlar eşliğinde de yaşanabiliyor.

Bu durum anayasanın bir toplumsal sözleşme olma keyfiyetini ister istemez sorgulamayı gerektiriyor. Çünkü itirazlar insanların daha önce altına imza attıkları bir sözleşmenin maddelerinin işin bir aşamasında artık işine gelmediği gerekçesiyle ihlalinden kaynaklanmıyor. Sorun anayasaların ta başından itibaren “toplumsal sözleşme” tanımına uygun olarak gerçekleşmemiş olmasıdır. Her biri bir darbenin ardından silahlı bir gücün kendi kafasına göre yazdığı ve toplumun tamamına silah zoruyla imzalattığı metinlerden öteye gitmeyen anayasalardan daha fazlasını beklemek mümkün müdür?

Denilebilir ki, ulus-devletler çağında bütün anayasalar, zaten şiddet kullanma tekelini elinde tutan bir güç olarak devletlerin halklarına dayattıkları metinlerdir. Hangi birinde önce bir anayasa üzerinde mutabık kalınıp ondan sonra devlet kurulmuştur?

Doğrusu devlet ile hukuk veya şiddet ile anayasalar arasındaki tarihsel ilişki bugün için anayasal demokratik bir toplum için referans alınabilmekten uzaktır. Bugün kimse bu tarihsel örneklere bakarak bir anayasa için öncelikle silahlı bir gücün kurucu iradesini şart olarak ileri süremez. Demokrasi bugün kendi sosyolojik dayanaklarına kavuşmuş ve bir toplumsal sözleşme için silahlı bir güçten, toplumsal güçlere doğru ciddi bir eksen kayması yaşanmıştır artık. Bugün artık silahlı bir gücün kurucu iradesine bir anayasayı dayandırmanın tam teşekküllü bir insanlık suçu olduğu üzerinde durulabiliyor ve bundan sonra anayasa yapmak için bu yolun ebediyen kapatılması yolunda ciddi bir mesafe alınıyor.

Silah gücüyle dayatılan anayasaların bir toplumsal sözleşme olma keyfiyeti olamıyor, o yüzden güvendiği güce dayanarak bütün sorunları geçici olarak çözmüş ve bütün paylaşımları yapmış görünse de toplumun gelişen güçleri eninde sonunda kendi dengesini arayıp buluyor ve katılımcı unsurların kendilerini bulabilecekleri bir metni ortaya çıkarıyor. Bu esnada önceki metinlerde haksız yere kayırılmış unsurların durumdan memnun olması ve yeni ve normal bir anayasa sürecine karşı direnmesi işin tabiatına son derece uygundur ama tabii ki hiç de haklı değildir.

Yeni ve işin tabiatına daha uygun bir anayasada ideal olan bütün unsurların sözleşme maddeleri üzerinde soğukkanlı müzakereler yaparak ortak bir metne ulaşmasıdır. Ancak toplum hiçbir zaman sıfır noktasından kurulamadığı, hep belli avantaj farklarına sahip bir siyasal dağılıma sahip olduğu için böylesi bir mutabakat zemininin oluşmasını beklememek gerekiyor.

Yine de bugün çoğu üzerinde aklı başında hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bilinen anayasa değişiklik paketinin sadece AK Parti tarafından yapılıyor diye reddedilmesi gerektiği söyleniyor. İktidardaki partinin şu veya bu nedenle anayasa yapamayacağı söyleniyor. Oysa bunu söyleyenler gündemdeki anayasa değişikliklerinin belki de aynısını veya daha fazlasını kendisi iktidara geldiğinde yapacağını söylemekten de geri durmuyor. Bu gerçekte anayasa, yani toplumsal sözleşme pratiğimizin de iflah olmaz bir illetini gösteriyor. Anayasayı yapmak konusunda herkes sadece kendisinin belirleyici, hatta tek belirleyici, hatta yek diğerinin dışlanması suretiyle tek belirleyici olacağını düşününce “Anayasa yapmak için bırakınız maksimumunu, asgari mutabakatı kim kiminle yapacak?” sorusu kendini gösteriyor,

Anayasa yazımı mümkün mertebe herkesin katılımıyla gerçekleşmesi gereken bir müzakere ve sözleşme sürecidir. Bu süreçten kimsenin kimseyi dışlama hakkı da yok lüksü de yok. Şu veya bu kesimle beraber anayasa yapmam demek, o insanları ilk fırsatta imha etmeye varacak bir husumet beslediğiniz anlamına gelir. Bu kesimlerle ne beraber yaşamaya ne de siyaset yapmaya niyetiniz var demektir. Biraz irdelendiğinde bu tavır içinde gizli bir “soykırım” niyeti de taşıyor.

Oysa anayasa bir sözleşme olarak bir defa başarıldığında ortaya çıkacak olan metin sonuçları herkesi bağlayan bir metin olacaktır. Özellikle referandum süreci ve onu önceleyen metnin yazım aşaması herkesin davet edildiği ve herkesin katkısına açık bir işlemdir. Bu işe davetli olduğu halde, üstelik katılım kanalları sonuna kadar açık olduğu halde katılmayanların sonunda mızıkçılık yapma hakları da yoktur. Sözleşme sürecine şu veya bu nedenle katılmayı reddedenlerin sonuçta aradıkları şey siyasetin dışında kalıyor. Siyasetin dışında kaldıkça makulü yitiriyor, söyledikleri bağlamla hiçbir münasebeti olmayan bir kuru gürültüden ibaret kalıyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: