Prof. Dr. Yasin AKTAY

“Tezkire Söyleşileri” vesilesiyle Said Halim Paşa, yeniden…

6 Aralık Osmanlı Devleti’nin son sadrazamlarından Said Halim Paşa’nın şehid edilmesinin sene-i devriyesiydi. Akif Emre bu değerli mütefekkirimiz hakkında Yeni Şafak’taki makalesinde önemli tespitlerde bulunmuştu. Bu yazısında Said Halim Paşa’yı “İttihatçılar Arasında Bir İslâmcı” olarak takdim etmesi, Prens hakkında kanaatlerin sürekliliğini göstermesi açısından mühim.

Said Halim Paşa, özellikle 1980’lerden sonra gelişmeye başlayan akademik ilgi ile birlikte II. Meşrutiyet Dönemi’nde İslâmcılık düşüncesinin önemli temsilcilerinden birisi olarak gösteriliyor. Ancak Paşa, bu vasfının yanı sıra oldukça kritik dönemlerde Şuray-ı Devlet Reisliği, Hariciye Nazırlığı gibi son derece kritik görevlerde bulunmuş ciddi bir devlet adamıydı.

Said Halim, Paşa unvanını 1885’te bizzat Sultan Abdülhamid’den aldı. Yine Sultan Abdülhamid tarafından 1900’lerin başında Rumeli Beylerbeyi ilân edilen Paşa, rejime karşı muhalefeti dolayısıyla sürgüne gönderildi; Paris’te İttihatçılarla tanıştı, oradan gittiği Kahire’de İttihat-Terakki Cemiyeti’nin müfettişliğine atandı.

İtalyanlar Trablusgarb’a asker çıkardıktan sonra Balkan Savaşları’nın da patlak vermesi üzerine İtalyanlarla bir barış antlaşması ihtiyacı ortaya çıkınca görüşmeleri gerçekleştirmek üzere yola çıkan heyetin başkanlığına Said Halim Paşa’yı getirdiler. Başlıbaşına bu durum siyasetin ve devlet kurumlarının kendisine güvenini göstermesi bakımından dikkate değerdir.

Said Halim Paşa’nın bu devlet adamı olma vasfı o dönem Türkiye’de bulunan yabancı misyon temsilcilerinin ya da devlet görevlilerinin de dikkatini çekmiştir. Bu dönemde Osmanlı ordusuna hizmet için İstanbul’da bulunan Liman von Sanders’in Paşa hakkındaki kanaatleri şöyledir:

“Türklerin en büyük makam sahibi olan Sadrazam Prens Said Halim, şahsında bir Asya büyüğü ile modern bir diplomatın vasıflarını topluyordu. Sadrazam diğer bütün nazırlar gibi mükemmel Fransızca konuşuyordu ve gayet nazik bir kişiydi. Kısa boylu ve çok hareketli olan Sadrazam sonradan tam bir devlet adamı olduğunu ispat etmiştir. Genç Türklerin genellikle haddini aşan emellerini 1917 Şubat’ında görevi bırakmaya mecbur olduğu zamana kadar büyük bir dirayetle dizginlemeye muvaffak olmuştur.”

I. Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde Sadrazamlık görevini üstlenen Said Halim Paşa’yı Erzurum’da, 100 yıllık bir aradan sonra ilk kez ilmî bir toplantı gerçekleştirilen tarihî Yakutiye Medresesi’nde gerçekleştirilen Tezkire Söyleşileri kapsamında yeniden ele alma imkanı bulmuş oldum. Söyleşide yöneltilen sorular da Said Halim Paşa üzerine daha önce düşünmediğim ya da dikkatle düşünmediğim bazı konulara daha dikkatle bakmamı sağladı.

Said Halim Paşa II. Meşrutiyet Dönemi’nin İslâmcı yayın organlarında makaleleri yayınlanmış, İslâmcı düşünceye bu dönemde azımsanmayacak bir katkı yapmış olmasına rağmen sonraki yıllarda İslâmcıların referans kaynakları arasında hak ettiği kadar yer almamıştır. Bunun üç temel sebebinden bahsedilebilir.

İlki, Cumhuriyet döneminde İslâmcılığın yeniden kurumsallaşma imkânını kabaca 1960’larda bulmuş olmasıdır. Bu dönemde İslâmcılar bir yandan Osmanlı döneminin İslâmcı entelektüellerini tanımaya, onların fikirlerini anlamaya çalışırken diğer taraftan Mısır, Pakistan gibi ülkelerdeki İslâmî hareketlere dikkat kesilmişlerdir. 1960’ların sonundan itibaren yoğunlaşan ve yetmiş ve seksenli yıllarda iyice yoğunlaşan tercüme faaliyetleri de Osmanlı döneminin bazı İslamcı mütefekkirlerinin tanınmasını geciktirmiş gözüküyor.

Sultan Abdülhamid figürü üzerinden Osmanlı ile tanışma/barışma, erken cumhuriyet dönemiyle hesaplaşma çabası ve dolayısıyla İttihat-Terakki’nin ötekileştirilmesi süreci de Said Halim Paşa’nın tanınmasını geciktiren bir diğer etken olarak görülebilir. Said Halim Paşa’nın İttihat ve Terakki’de çok önemli görevlerde bulunmuş olması, Abdülhamid karşıtı bir pozisyonun temsilcisi olarak görülmesi O’nun düşüncelerinin önemsenmemesi neticesini beraberinde getirmiştir.

Son olarak Türkiye’de İslâmcılık düşüncesinin genellikle edebî figürler üzerinden kendisini ifade etme imkanını bulmuş olması da Prens gibilerinin öne çıkmasını engellemiştir. Örneğin Mehmed Âkif’i İslâmcı bir referans olarak ele alma eğilimi Elmalılı Hamdi’yi bir İslâmcı referans olarak ele alma eğiliminden daha belirgindir. Edebiyat itikadın veya doktrinin, duygular rasyonalitenin önüne geçmiştir bir bakıma.

Cumhuriyet döneminde de İslâmcılık düşüncesi Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi edebî yönü, estet kişiliği ağır basan figürler üzerinden sesini duyurmuştur. Bu durum akademik ilginin de entelektüel ilginin de bu isimler üzerinde yoğunlaşması neticesini beraberinde getirmiştir.

Sadece Said Halim Paşa’nın değil, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e birçok entelektüelin fikirlerinin üzerinde yoğunlaşılması, düşünsel bir sürekliliğin oluşması bakımından oldukça önemli. Tezkire önümüzdeki dönemde bu düşünsel hafızayı ortaya çıkaracak konular üzerine çalışmaya devam ediyor. Bu çalışmalar bize Türkiye’de İslâmcılık üzerindeki düşünceyi daha sağlam bir zemine oturtma ve tarihsel olarak daha sağlıklı konumlandırma imkânı sağlamış olacak.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: