Prof. Dr. Yasin AKTAY

Terör, darbe ve vatana ihanet karşısında da uzlaşamıyorsak…

Toplum bir farklılıklar alanıdır. Millet tanımının siyasal bir strateji olarak arzu ettiği, tasarlayıp geçerli kılmaya çalıştığı yükvucut olma hali, bütünlük, toplumun tabiatındaki bu farklılık gerçekliği karşısında her zaman ciddi sınamalardan geçer. Toplumdaki farklılıklar, tabakalaşmalar, sınıflaşmalar ve bunlar arasındaki gerilimler her zaman millet olma süreci üzerinde ciddi baskılar oluşturur.

Sanıldığının aksine Türkiye’de millet olma sürecinde tek sorun yeterince kuşatıcı, kucaklayıcı olamayan etnik kimlik tanımı olmamıştır. Millet olma vasfının, toplumun gerçekliğine uymayan bir etnik tanımla gerçekleştirilmeye çalışılması toplumun önemli gerilim alanlarından biri olmuştur. Ama Cumhuriyet döneminde millet olma vasfının önündeki tek engel veya zorluk bundan ibaret olmamıştır. Bütün farklılaşmalara rağmen herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir ortak değerler veya duyarlılıklar alanının oluşmaması ve ülkedeki aktörlerin başka milletlerle veya ülkelerle bağlarını daha fazla önemsemeleri en büyük sorunu oluşturmuştur. Bu da toplumsal farklılıkların zannedilenden çok daha fazla olduğunu ve toplumlar arasına aşılmaz duvarlar yükselttiğini gösteriyor.

Müzakereci demokrasinin resmettiği siyasal ortam, Türkiye’de sergilenen siyasal ortama bakıldığında haddinden fazla iyimser kalıyor. Birbiriyle müzakere ederek bir uzlaşma noktasına varmak için öncelikle tarafların bu yönde bir niyet ve iradeyi taşıyor olmaları lazım. Oysa taraflar en temel kavramlar ve değerlerde bile birbirleriyle uzlaşma istek ve iradesinden çok uzaklar, çünkü bir millet olma isteği taşımıyor, tabiri caizse müzakereye beraber yaşadıkları insanlarla karşılıklı hukuku gözeterek bir millet kurma isteğiyle girmiyor, başka ülkelere veya örgütlere vekaleten çatışmayı derinleştirmek üzere giriyorlar. Tam da bundan dolayı bırakın bir millet olmayı, bir toplum olmak için bile gerekli temel bazı değerleri sistematik bir biçimde aşındırmaya devam ediyorlar.

Yeni bir anayasa yapmak konusunda bu kadar büyük bir toplumsal talebin oluşmuş olduğu bir ortamda bizi en çok zorlayacak durumun bu olduğu açık.

Baksanıza, darbelere karşı bile ortak bir duyarlılık alanı, bir tanım veya tavır geliştiremiyoruz. Hesapta herkes darbelere karşıdır, ama darbe ihtimali görece güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıktığında birilerinin tuzunu alıp hemen koştuklarını görebiliyoruz. Darbenin kime karşı ve kimin tarafından yapılacağına bakıyor birileri. Bu, 9-12 Mart darbesinde de öyleydi, 12 Eylül’de de 28 Şubat’ta da, bilahare girişilen bütün darbelerde de. Her birinde birileri darbelerle saf tuttukları için darbeler geçici olarak da olsa belli bir meşruiyet zemini kazandı ve gerçekleşmiş oldu. Darbeler ancak yapacaklarını yaptıktan sonra o darbelerin meşruiyeti veya haklılığı sorgulandı.

Hele bir de darbe farklı kılıklarla geldiğinde, iyice kafa karıştırıyor ve daha fazla insanı safına çekebiliyor. Darbenin özüne karşı güçlü bir duyarlılık oluşamadığı için, bir zaman darbe karşıtı olarak temayüz edenlerin de farklı bir kılıkla gelen darbeye alkış tuttuklarını görebiliyoruz. Oysa hangi kılık altında olursa olsun, kendine hangi fırıldaklarla bir alan açmaya çalışırsa çalışsın, darbe karşıtlığı ve ona karşı sergilenecek yüksek bilinç sağlıklı bir toplumun en ortak değerlerinden biri olması gerek.

Aynı şey terör konusunda olmalı değil mi? Bugün terörü ilkesel olarak reddetmek yerine kimden geldiğine bakarak değerlendiren ve ona karşı bu temelde bir duyarlılık geliştiren ikiyüzlü bir söylem revaçta. Dünyanın hiç bir ülkesinde 29 sivil insanın ölümüne, 60 kişinin yaralanmasına yol açan canice bir intihar saldırısına girişmiş birinin bir kahraman gibi sunulmasına rıza gösterilmez. Ne yazık ki, dünyada olmayan şey Türkiye’de oluyor ve intihar eylemini yapıp kendisiyle birlikte 29 kişinin canını alan bir teröristin cenazesine bir milletvekili katılıyor, onun bu katılımını ise partisi ve diğer milletvekili arkadaşları savunabiliyor.

Bir savcıyı saatlerce rehin alıp, eylemin sonunda onu acımasızca katleden DHKP-C teröristleri CHP milletvekilleri tarafından adeta kahraman gibi takdim edildi. O eylemleri yapanlar, onlara destek olanlar sanki normal demokratik bir haklarını kullanıyormuş gibi sunuldu. HDP ve CHP milletvekilleri, biri PKK’nın diğeri DHKP-C veya MLKP’nın siyasi müvekkilliğini üstlenmişler. Suruç veya Ankara Garı’nda DAEŞ militanlarının yaptıkları saldırılar karışısında sergiledikleri sert tepkiye bakıp umutlanmamız boşunaymış. O tepkiyi özünde “teröre karşı bir tepki” olarak okumakta acele etmişiz. Her ikisinin itiraz ettiği şey terörün kendisi değil bunun DAEŞ’ten geliyor olmasıymış. Terörü PKK veya DHKP-C yapıyorsa bu masum bir eylem olarak görülebiliyor.

Oysa DAEŞ’in bir terör örgütü olduğunda ve yaptığı bütün eylemleri bırakınız kınamaya, lanetlemeye, karşısında en ser tavırla durmaya hazır olduğumuzu her zaman ifade ettik. Terör karşıtlığı noktasında anlaşıp uzlaşamıyorsak, terörü kimden geldiğine göre tasnif edip ona göre tavır ortaya koyuyorsak, hiç bir konuda uzlaşmamız mümkün değildir.

Bu konularda uzlaşamıyorsak, elbette vatana ihanetin tanımı konusunda da bu dağınık tavrı sergilememiz çok normal oluyor. Kendi ülkesinin askerine, istihbaratına karşı casusluk faaliyeti yapıp bu faaliyetler cürmü meşrut olarak enselendiğinde “basın özgürlüğü” diye yaygara koparmaya çalışanlar bu uzlaşma eksikliğinden fırsat veya cesaret bulduğunu zannedebilir. Ama Türkiye’de giderek uzlaşılmayan o temel meselelerin de bir hukuka, bir yaptırıma bağlanması yolunda bir milli iradenin artık ortaya çıkmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu irade Türkiye’nin ayakta kalabilmesi, millet olabilmesi ve kendini savunabilmesi için hayati bir iradedir ve Türkiye’de son zamanlarda yaşadıklarımız bu iradenin tezahüründen başkası değildir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: