Prof. Dr. Yasin AKTAY

Temsilde tevazû olmaz

Demokratik siyasette elde edilen temsil gücünün altına razı olunamaz. Siyasi maharet veya meziyetler temsil gücünden daha fazlasının elde edilmesini sağlayabilse de buna bir hak iddia edilemez. Siyasal iletişimin belki de en önemli kurallarından birisi budur. Bu kural ihlal edildiğinde yani temsil edenler temsil güçlerinin altına razı olduklarında temsil ettikleriyle aralarındaki iletişimi bozmuş olurlar. O noktadan sonra oy kayıpları kaçınılmaz olur. Çünkü temsilciler daha aza razı olduklarında feda ettikleri kendi seçmenlerinin arzu ve talepleridir.

Siyasette taraflar vardır ve kabul edelim veya etmeyelim bu tarafların birbirleriyle bir rekabeti vardır. Bu rekabet siyasetin en gerilimli ama bir o kadar da en meşru alanıdır. Siyasette temsil mekanizması biraz da toplumda var olan bu taraflar arasındaki rekabette bir sözcülük olarak çalışır. Seçmeninden aldığı temsil gücünden azına razı olmaya siyasetçinin hakkının olmaması siyasetin tabiatı gereğidir.

Türkiye”de her seçimde yaşanmasına iyice alıştığımız kitlesel oy kaymaları genellikle şu şekilde izah edilir: Seçmenin partilere sadakati yoktur.

Oysa bu kaymalar bundan çok daha önce “partilerin seçmenlerine sadakatsizliği” ile ilgilidir. Partiler genellikle belli vaatlerle seçmenlerinden topladıkları oylarla elde ettikleri temsil görevini unutup başkalarının çıkarlarının temsilcisi olmaya dümen kırıyorlar. 1999”da MHP”nin aldığı oyların önemli bir kısmı Refah Partisi”nin sergilediği temsil zafiyetinin bir sonucuydu. MHP”ye yönelen oylar partinin elindeki imkânları en iyi şekilde kullanarak siyaset sürecinde olabilecek en etkili rolleri üstlenmesini talep ediyordu. Oysa Bahçeli temsil ettiği kitleler adına başbakan olmaktan feragat ederek kendi seçmenine derin bir sadakatsizlik gösterdi. Temsilde tevazunun olamayacağını seçmen 2002 seçimlerinde son derece çarpıcı bir biçimde gösterdi. Bildiğiniz MHP”nin baraj altında kaldığı seçimdir bu.

Kısacası, temsilde tevazu olmaz. Seçmen reyiyle siyasi rakiplere cömertlik yapılmaz. Kişi kendi adına tevazu gösterebilir elbet, göstermelidir de. Kişisel kibrin ahmaklık olduğunu da bilmelidir siyasetçi. Ama temsil ettiği oylar adına tevazu cömertliğine girmek çok riskli bir iştir. Sonra işin içinden “seçmenin nasılsa partiye sadakati yokmuş” deyip teselli aransa da bulunamaz.

Seçmen kendisine sadık bir parti veya lider bulduğunda sadakatte hiç de kusur göstermez. Bunun en iyi örneğini Erdoğan”ın liderliğine gösterilen tepki sergilemektedir. İktidardayken oylarını neredeyse bir buçuk katı kadar artırmayı başaran bir parti örneği varsa karşımızda, bunda Erdoğan”ın “milletin iradesini bir kenara koymaya demokrasi yetki vermiyor” sözünü şiar edinmiş olmasının çok büyük bir payı vardır. Temsil ettiği kitlelerin talepleriyle iletişimini çok sıkı tutması ve bunlara en uygun cevabı vermekte ısrar ediyor olması Erdoğan”ın en büyük özelliklerinden biridir. Gül”ü aday göstermemesinin seçmenle ciddi bir sadakat sorunu ortaya çıkaracağını en iyi gören de kendisiydi. Bu sadakati kaybetmeyi göze alamazdı, çünkü Erdoğan kelimenin tam anlamıyla siyaset yapıyor ve belli ki yapacağı daha çok şey var.

SEZER, ŞİMDİYE KADAR EŞİ BAŞÖRTÜLÜ BİRİNİ ATADI MI?

Murat Yetkin ve Fikret Bila CNN Türk”te AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen”le konuşuyorlar. Bila hâlâ “AKP”nin bürokratik kurumlara yaptığı atamalarda ısrarla eşi başörtülü olanları gözettiğinden” dem vuruyor.

Düzeltilmeyince pişkince tekrarlanan bir haksızlık var ortada. Yapılan bütün araştırmalara göre Türk kadınlarının % 70”i başını kapatmaktadır. AKP”nin yaptığı atamalarda bile eşi başörtülü olanların oranı asla bu sayıya ulaşmamaktadır. Bunu araştırmak aslında ayıptır ve bal gibi fişlemedir (Ertuğrul Özkök”e hamiş: bir işlemin fişleme olması için fişleme konusunun suç olması değil, bir ayırımcılık konusu olması yeterlidir. Başörtüsü bir suç değil ama biraz da sayenizde Türkiye”de bir ayırımcılık konusudur ve o yüzden yaptığınız insanlık suçu yüzkarası bir fişlemedir) ama diyelim ki yapılan bir araştırma AKP”nin yaptığı atamalarda eşi başörtülülerin oranının % 30”u geçmeyeceğine eminim.

İsterseniz bir de başka bir yere bakalım. Mesela bugünkü Cumhurbaşkanının yaptığı atamalarda eşi başörtülü herhangi birini bulabilir misiniz? Hayır bulamazsınız. Demek ki C. Başkanı Sezer yaptığı bütün atamalarda tercihini sadece % 30”luk (başını örtemeyen) kesimler arasından yapmaya çok özel bir dikkat sarf etmiştir. Asıl eşlerin örtülü olup olmadığına bakan Sezer imiş. Sayın Sezer eşi başörtülü olan yüzde yetmişlik Türk halkına açık bir ayırımcılığı yedi yıl üç ay boyunca sürdürdü, onları insan yerine koymadı, kalan yüzde otuzla bir cumhuriyet yanılsamasını dayattı ülkeye. Kimsenin vicdanı titremedi bile. AKP”nin eşi başörtülü olanları atamasına “kadrolaşma” diyerek ortalığı velveleye verenlerden hiç ses çıkmadı.

Şimdi istenen şey rövanş değil sadece biraz normalleşmedir. Eşi veya kendisi başörtülü ve örtüsüz olanların dışlanacağı bir düzen yerine, hiç kimsenin dışlanmayacağı ve haklarından mahrum kılınmayacağı bir normalleşmedir.

Ne yapalım ki bu normalleşme bazı imtiyazları iptal eder ve insanları eşit kılar. Daha fazla eşit sayılmaya da cevaz vermez.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: