Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tarihin Şehvetli Hadımları veya 1915’e dair yeni belgeler mi bulundu?

Tarihin her türlü siyasi veya ideolojik önyargıdan bağımsız olarak yazılabileceğini iddia edenler için Nietzsche‘nin uygun gördüğü tanım bu: “tarihin şehvetli hadımları”. Amacım bir tarihi bilgiyi meclis kararıyla mutlaklaştıran Alman Parlamentosunu ünlü Alman filozofun sözüyle vurmak değil tabi. Ama ancak bu kadar denk gelir.

Tarihi, olayların nesnel bir kaydından ibaret zanneden bu vakanüvis tarihçileri gülünç kılan, etkisi altında oldukları ideolojilerin ve iktidar ilişkilerinin farkında olmamaları. Bu yüzden siyasetin göbeğinde, belli bir bakış açısından kaydettikleri olayları, hiçbir yorum katmadan “olduğu gibi” aktardıklarını sanırlar. Kötü bir niyetleri yoktur. Gerçekten böyle olduğunu zannederler. Hadımdırlar, ama şehvetlerinde en ufak bir azalma yok. (Yeni Şafak, 13 Mayıs 2006).
*
Soykırım iddialarının dünya gündemine son zamanlarda görece daha yoğun girişi neyin sonucudur? Bu konuda daha önce hiç bilinmeyen yeni belgeler ortaya çıktı da bunlar soykırım iddiası lehine görüşleri mi destekledi? Yoksa sözümona Ermeni diasporası yeni ve daha güçlü ifade-propaganda kanalları buldu da bu yönde ciddi bir başarı mı kaydetti?

Soykırım iddialarının önce ABD daha sonra da İsveç parlamentosunda tasarı olarak kabul edilmesinde ne birinci ne de ikinci ihtimalin geçerli olduğunu anlamamız gerekiyor. Bugün tarihi bilgilere eskisine nazaran daha yakın sayılmayız. 1915 olayları ile ilgili yeni bilgiler bulunmuş veya varolan bilgiler daha ikna edici bir biçimde dünya gündemine girmiş değil. Aslına bakarsanız parlamentoların bir tarihsel olayı değerlendirme konusunda yetkili olmadığına dair tarihsel bilinç eskisinden daha güçlü bile sayılabilir. Ayrıca Ermeni milliyetçileri belki eskisinden daha örgütlü olsa bile Türkiye’nin Ermenistan’la ilgili son zamanlarda atmaya çalıştığı adımlar karşısında bir hayli mevzi kaybetmiş bile sayılabilir.

Ermeni milliyetçiliği, tıpkı başka yerlerdeki milliyetçilikler gibi kendi varlık sebebi olan hasımlarıyla sorunlarının bitmesini istemez. Sorunların devamı kendi meşruiyetini veya psikolojik zeminini iyice bitirir. Türkiye’nin dış politikasında sekiz yıldır izlemekte olduğu sıfır sorun arayışından Ermenistan’la ilişkiler de nasibini almış ve bu da beklendiği üzere Ermeni milliyetçileri tarafından şiddetli bir muhalefetle karşılanmıştı, ama bu muhalefet aynı zamanda onları bir ölçüde yalnızlığa da itmişti. Dolayısıyla soykırım iddialarının Amerika ve İsveç parlamentolarındaki kabulleri ile Ermeni iddialarının yükselişi arasında bir illiyet bağı kurmak da mümkün değil.

Doğrusu bu bağın Türkiye’nin dış politikasındaki güçlenmeyle, etkinlik alanının genişlemesiyle ilişkilendirilmesi çok daha yerinde olur. Türkiye’nin, son sekiz yıldır izlediği dış politika ait olduğu bütün jeo-politik veya tarihsel bölgelerin tamamında ilişkiyi yoğunlaştıran, alışverişi canlandıran, bu yolla barışın ve refahın paylaşımını getiren etkiler yaratmıştır. Arabuluculuk veya sorunların çözümünde inisiyatif alan yaklaşım ilk başta kendi kendine gelin güvey olma veya hiçbir getirisi olmayan bir fantezi gibi algılanıyordu belki, ama zamanla bunun ne kadar etkinlik ve saygınlık üreten bir rol olduğu fiilen kanıtlanmış oldu.

Bu rolün bu tarz bir etkinlikle ortaya çıkması esasen sosyolojik modellere çok da uygun düşüyor. Arabulucuların bir sosyal etkinlik ve itibar hissesi almadığı hiçbir sosyal ilişki biçimi yoktur. Kuşkusuz bu rolü oynayabilmek için Türkiye olmak önemli bir imkandır ama yeterli değildir. Cumhurbaşkanı, başbakan ve dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kişisel özellikleri ve yaklaşım tarzları böyle bir rolün münasip düşmesi ve sempati ile karşılanması açısından çok elverişli.

Sadece Arap ülkeleriyle değil, bütün Balkanlarda Türkiye özellikle Davutoğlu’nun yoğun, dostane yüzyüze temaslara dayanan tarzı ciddi bir diplomatik kazanım biriktirmiş durumda. Sırbistan’la bile üstelik Boşnakları küstürmeden, onlara da çok şey kazandıran ilişkiler tesis edilmiş durumda. Kısa süre içinde Sırp liderle 11 kez görüştüğü biliniyor. Bu görüşmelerin sorunların çözümünü aşıp yeni bir ilişki düzeyini örmüş olduğunu beklemek mümkün.

Bu ilişki tarzı ve düzeyi Ermenistan ile ilişkileri de belirlemek aradaki buzları eritmek üzereydi denilebilir. Sorunlar az değil tabi, ama aşılmaz da değil. Karabağ sorunu dolayısıyla Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri bu sorunların çözümünün önündeki en önemli bariyerlerden birini oluşturuyor.

Soykırım tasarısının kabulü bu açıdan Türkiye’nin sıfır sorun arayışına odaklanmış dış politikasının önünde bir sabotaj oluşturmaktan ayrı, Ermenistan ile arasındaki sorunların çözümüne de ciddi bir saldırı oluşturmuştur. Sorunun bu şekilde ısıtılarak önplana getirilmesi, Türkiye ile Ermenistan arasında iyiye doğru giden ilişkilerin bağlamı açısından münasebetsiz kaçmıştır ama bu münasebetsizliğin ancak kasıtlı olarak bu ilişkileri sabote etmekle anlamlandırılabileceği de açıktır. (Yeni Şafak 22 Mart 2010)

SÜKUTUMUZ İKRAR SAYILMASIN DİYE
12 yıldır yazmakta olduğum bu köşede şimdiye kadar eski bir yazımı tekrar yayımlamadım. Okuyucularımdan bir seferliğine beni mazur görmelerini rica ediyorum. Sosyal medyada bir anda benim 5 yıl önce Ermeni Soykırımı’nı savunduğum algısını oluşturmaya çalışan bir kampanya başlatıldı. Başta hiç ciddiye almadığım ve bana isnat edilen beş yıl önceki bir tweete dayandırılan ucuz kampanyanın olağan ve hazır müşterileri hemen malı kapma yarışına girdi. Hiçbirine kendimi ispatlama derdim olmaz. Ama suskunluğun ikrar anlamına gelebileceği gerçeğinden hareketle, sadece 10 yıl ve 6 yıl önce burada yazmış olduğum yazılardan küçük bir kolaj sunmak istedim. Hayatımın hiçbir döneminde Ermeni Soykırımı iddialarını asla kabul etmediğim gibi, her zaman bu iddialara karşı kendi mesleki müktesebatımla en güçlü karşılığı vermeye çalışmış biri olarak bana isnat edilen bu görüş, açıkçası benden çok uzak. Soykırım iddialarının geçmişle, 1915’te ölen Ermenilerle ilgisi olmadığını, aksine belirli bir ekonomi politikle ilgili olduğunu, günümüzde Türkiye’nin yükselişine verilen İslamofobik ve Haçlı bir tepki olduğunu anlattığım Tarihbozumu: Tarih Sosyolojisi Yazıları isimli kitabım da 2010 yılında yayımlandı. Bütün düşünce performansını 140 karakterlik cümlelere sıkıştırmış olanları biraz bu fikir zindanlarından çıkıp okumaya davet ediyorum. İnsanın fikri veya siyasi duruşu değişebilir de ve bu ayıp değildir, ama herkesin bilmesi gerekir ki, benim bu konuda son günlerde okuduğunuz yazılarımla 15 yıl önceki tutumum arasında tam bir süreklilik vardır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: