Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tarih ve değişimin tavafı

Kutsal beldelerin sürekli büyük bir hızla değişen fiziki yapısıyla neredeyse hiç değişmeden duran dini itikat ve ibadet pratikleri ilk anda ilginç bir çelişkili görüntü ortaya koyuyor.

Gerçekten de Mekke ve Medine şehir yapısı hızla değişiyor. Mescitlerin yapısı da bir yıldan bir yıla gidenlerin hemen fark edebileceği kadar büyüyor genişliyor. Genişleyen mescitler bu alanı aslında bugünün dünyasının çok değer verdiği “tarihi kent mirası”nı aşındırarak kazanıyorlar. Peygamber Efendimiz”in yaşadığı Mekke şehrinden bugün geriye neredeyse hiç bir şey kalmamış durumda. Çünkü şehrin bütün alanı neredeyse Mescid-i Haram”a katılmış durumdadır. Mekke”yi ziyaret edenler burada bir de tarihi bir yolculuk yapmak istediklerinde onları, Kâbe”nin dışında, karşılayabilecek kayda değer bir tarihi eser yoktur. Yakın zamanda yıkılan Ecyad Kalesi”nin hatırası, gözünüzün önünde yok olup gitmekte olan bütün bir Mekke silüeti karşısında küçük bir ayrıntı kalıyor. Bu kalenin yerine inşa edilen devasa Zemzem Oteli”ne bile en fazla 20 yıl ömür biçiliyor. Mekkeli müşriklerin Veda Haccı esnasında toplaşıp say yapan Müslümanları seyrettikleri Ebu Kubeys tepesinin Kâbe”ye bakan tarafından bugün bir eser yok, yerinde koca bir saray var. En son müşriklerin Kur”an”ı Kerim”de hikâyesi anlatılan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri ve yakın zamana kadar korunan mezarlık da Kâbe”nin genişletilme çalışmaları arasında yok olup gitmiş. Mekke”deki değişim sadece tarihî-beşerî coğrafyayı değil doğal coğrafyayı da etkiliyor. Kâbe”nin yüksek tepelerle çevrili etrafındaki tepeler birer birer yok oluyor. Dağlık Mekke alanında teknolojinin bütün imkânları kullanılarak yapay bir ova ortaya çıkarılmış durumda.

Benzer bir durum Medine için de sözkonusudur. Peygamber döneminin Medine şehrinin neredeyse tamamı bugünkü Mescid-i Nebi”nin sınırlarının içinde kalmış. Dolayısıyla Medine”de bugün tarih adına fazla bir şey bulamazsınız.

Her iki Mescid”in Hac ve Ramazan Umresi günlerindeki kalabalığını görünce tarih duyarlılığı hakkında başka türlü düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Burada tarih veya nostalji gibi duyarlılıklar yerine tarihten çok daha gerçekçi, nostaljiden çok daha dürüst bir duyarlılığın hüküm ferma olduğu hissediliyor: Fiilen yaşayan sünnet. Dünya nereye gidiyor olursa olsun, buraya gelenler hangi anlam ve kültür dünyasından geliyor olurlarsa olsunlar, burada çağlar boyunca öğretilen, anlatılan ve aktarılan kitabi gelenek her şeyi kendi zamanına, kendi anlam dünyasına çekip değerlendiriyor. Peygamber sonrasında sanki hiçbir kayda değer hiçbir şey yaşanmamış gibi. O”ndan sonra olmuş olanlar bile yine aynı zamana gönderilerek, o zamanın içindeki tartışmalarda hallediliyor.

Haremeyn”nin her şeyi kuşatan ve her şeyi anlamlandıran olağanüstü gerçekliği, insana ait olan her şeyin geçiciliğini, baki olanın aslında Kim olduğunu göz kamaştırıcı bir gerçek gibi anlatıyor. Mekke”de, bırakın tarih boyunca gelip geçmiş bir sürü kavmin bıraktığı tarihi izleri, Peygamber”in bile siyerinin izlerinden yavaş yavaş eser kalmıyor ama çağlar boyu yaşanan bütün değişim, bugünün teknolojik gösterileri de dahil olmak üzere sürekli bu tek gerçeğin etrafında dönüyor. Adeta bu değişim de dönüp dolaşıp Kâbe”nin etrafındaki tavafa katılıyor. Tarih de tavaf ediyor Beyt”i, değişim de, teknoloji de…

Tarihin de katıldığı bu tavafın haykırdığı tek gerçek “dünyada var olan her şey gelip geçicidir, baki kalan bir tek gücün ve ikramın tek sahibi olan rabbinin varlığıdır”

Kuşkusuz tarihe karşı bu bakış açısı sadece artan ibadet talebinin zorladığı aşırı nüfusun zorlamasıyla olmuyor. Arabistan”da geçerli olan Selefi anlayış da tarihin bu tavafa katılma talebine hiç direnmiyor, aksine bunu hemen kolaylaştırıyor. Çünkü tarih burada fetişleştirilmesi gereken mücessem yapılara indirgenerek değil ilkeleri hatırlatıp ibret almayı sağlayacak bir konu olarak görülüyor.

Bir yolunu bulup Bedir”i ziyaret ediyoruz. Maksadımız sadece bir tarihi olayın cereyan ettiği yeri görmek, tarihe doğru bir pencere aralamak. İslam tarihinin bu ilk muharebesinin cereyan ettiği yer Medine”nin 120 km güneyinde çöl ortasında bir yer. Bedir”e uğrayanlar hiç de sıcak karşılanmıyor çünkü buraya gelenlerin, sadece burada yatmakta olan 14 şehidin mezarına bir kutsallık atfetmek üzere geldikleri varsayılıyor ve bana karşı şiddetli bir tepkiyle önlem alınıyor.

Şehitler mezarlığının girişindeki görevli “Üç mescidin dışında hiçbir yere takdis ziyareti niyetiyle yolculuk yapılmaz” mealindeki hadisi hatırlatıyor ve kesinlikle buralarda oyalanmamıza izin veremeyeceğini anlatıyor. Niyetimizin kesinlikle takdis olmadığını ama bu kadarlık bir tarihi merakı da fazla görmemesi gerektiğini anlatmamız hiçbir fayda vermiyor. Biraz daha sohbeti koyulaştırma fırsatı bulduğumuzda bize Bedir”i anlamak için buralara kadar gelmenin gereksiz olduğunu Bedir”i en iyi anlamanın yolunun Kur” an”ı ve siyer kitaplarını okumak olduğunu anlatıyor. Orada ibret almak için bize gerekli olan her şey yeterince var, ondan ötesi lüzumsuz, diyor. Bölgeyi görmüş olmak ve böyle bir sohbete katılmış olmakla yetiniyoruz.

Dönüş yolunda yol arkadaşlarımızdan biri, böyle bir yer Türkiye”nin elinde olsa dünyanın turistini çekmek üzere nasıl değerlendirilebilirdi diye hesap yapıyor. Arabistan”da din alanının en azından bu tür hesaplardan uzak olduğunu bilmek, bütün hesabın dinin aslına uygun olduğu düşünülen bir sünnetin sürdürülmesine odaklanmak olduğunu bilmek ve böylece Allah”ın kendi dinini ve Beyt”i koruma yolunda izlediği yollara tanık olmak bizi ayrıca hayrette bırakıyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: