Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tarih Kurumu ve vatandaşlık

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu”nun içinde bolca Kürtler, Aleviler, Ermeniler, dönmeler geçen konuşması, kendisi yanlış anlaşıldığını ifade etmişse bile Türkiye”de ırk, millet, vatandaşlık vs. konuların nasıl algılandığına dair tartışmaları yeniden alevlendirdi. Anayasa”nın topyekûn yeniden yazılmasının gündemde olduğu bu günlerde, böyle bir tartışma belki talihsiz, ama bu konuların ele alınması açısından umarız hayırlı olmuştur. Belki salt bu zamanlama yüzünden birilerinin aklına yine bir büyük plan gelmiştir. Doğrusu belki böyle büyük bir plan da vardır, bilemeyiz, ama sonuçta bu tartışmaya sağlıklı bir yaklaşım geliştirmeyi engelleyen bir mevkide vehmetmemek gerekiyor.

Tarihin devlet eliyle yazılan bir şey haline gelmesi büyük ölçüde ulus-devletler döneminin bir sonucudur. Ondan önce de tarihçiler ve yazdıkları tarihler tabii ki büyük ölçüde hep galiplerin hikâyelerini yazmak dolayısıyla kusurlu sayılabilirdi, ama bu kusur biraz da farkında olmadan sahip oldukları bir şeydi. Mağlup olanların hikâyelerinde yazılmaya değer bir şey bulunmazdı ve farkında olmadan herkes gücün olduğu yere yani savaşlardan veya tarihin seçiciliğinden üstün olarak sıyrılıp çıkanı yazardı.

Oysa ulus-devletler çağında devletler sistematik olarak nasıl bir tarihe ihtiyaç duyuyorlarsa taammüden onu yazıp gerisini karartmayı veya ihmal etmeyi bir kurumsal faaliyete bağladılar. Tarihin aynı zamanda yeni bir milli kimlik inşa etmenin bir yolu olması, tarih ilminin modern dönemdeki önemini artırıyordu. Bunun çok iyi farkında olan Mustafa Kemal”i Tarih Kurumu”nu ihdas etmeye sevk eden “Tarihi yazmak tarihi yapmak kadar önemli, hatta çok daha önemlidir” şeklindeki meşhur düşüncesi tarih ilminin bu araçsal boyutuna işaret ediyordu.

Yine Mustafa Kemal”in “ne mutlu Türk”üm diyene!” şeklinde ifade edilen vatandaşlık konseptinin bütün yükü tarihin omuzlarına vurulacaktı. Yani insanların Türk olması önemli değil, kendilerini öyle hissetmeleri önemli olacaktı. Bir vatandaşlık çizgisi olarak makul olabilecek olan bu düstur ancak Türklüğe ırksal olmayan bir anlam atfedilebildiğinde ve bu anlam katılımcılarca da benimsendiğinde çalışabilecek bir şeydi. Oysa Tarih Kurumu”ndan bu konuda beklenen destek Türklüğü bir kafatası türüne indirgeyen ve buna rağmen Türkiye”de yaşayan herkesin de bu kafatasının türevlerine sahip olduğunu ispatlamaya çalışan basit ve sığ tezlerle hep akamete uğratıldı.

Türk Tarih Tezi”nin bu yüzden hiçbir zaman doğru dürüst bir felsefesi ve öz-bilinci olmadı. Prof. Halaçoğlu”nun konuşmasında ortaya çıkan şey, aslında hiç de yabancısı olmadığımız bu tarih kurumunun bozuk işlevinden başka bir şey değildir. Türkiye”de vatandaşlık konsepti gibi Tarih Kurumu da Türkiye”de yaşayan bütün vatandaşları bir millet haline getirip birbirine bağlayabilecek bir tarih bilinci yaratmakta aciz kalmıştır. Aksine Tarih Kurumu”nun bütün faaliyetleri Türkiye”yi devletiyle milletiyle bir bütün olarak değil, hep içinde yaşayan “çoğunluğu hainlerden oluşan” bir ülke olarak farz etmiştir. Resmi olarak asla ifade edilemeyen hatta tam aksi bir şekilde ifade edilen sistemin bu sırrı, zaman zaman bu tür temkinsiz konuşmalarla da fâş olabiliyor.

Resmi söyleme göre “Ne mutlu Türk”üm diyene!”. Ama işin aslı bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman “Türk olma” saadetine erişemeyeceklerdir. Çünkü aslında Türklük kavramından anlaşılan bal gibi bir ırktır ve bunun değişmesi mümkün değildir.

Bakmayın “dönme” kavramının sonuçta “din değiştirme” ile ilişkilendirilen mahiyetine. İslam”da bir insan kelime-i şehadet getirdiği andan itibaren hiç kimse onun geçmişini geleceğini sorgulama hakkına sahip değildir. Peygamber”in bütün ashabının kelimenin bu anlamıyla “dönme” olduğunu unutmamak, dolayısıyla dönmelik gibi pejoratif bir sözün İslami bir anlayışa asla sığmadığını da eklemek gerekiyor. Dolayısıyla burada kast edilen ve asla elde edilemeyen Türklüğün Müslümanlıkla hiçbir ilişkisi yoktur.

Yeni anayasanın üstesinden gelmek zorunda olduğu belki en önemli meselelerden birisi devletin resmi söylemi ile asıl söylemi arasında bu tür vesilelerle fâş olan mesafenin kapatılmasıdır. Toplumun bütün unsurlarıyla birlikte eşit olarak katıldığı bir tartışma ile bir sözleşme olarak gerçekleşmesi gereken bu anayasa, sonuçta herkesin hiçbir komplekse kapılmadan referans alabileceği bir metin olmalıdır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: