Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tarih bilinci

İbn Haldun tarih yazımıyla ilgili eleştirel yönteminin sınırlarını çizerken “geçmiş bugüne suyun suya benzediğinden daha fazla benzer” der. Bununla geçmiş zamanlara atfettiğimiz ve bugün olamayacak olan birçok şeyin dün nasıl olmuş olabileceğini sorarak başlamanın iyi bir eleştiri noktası olduğunu söylemiş oluyor. Bugün bir fani insan ne kadar kahraman olursa olsun eline kılıç alıp karşısındaki elli silahlı insana karşı savaşamıyorsa dün de savaşamamıştır. Bu kadar basit… Veya bugün insanın kanatlanıp uçma kabiliyeti yok ise geçmişteki bir insanın da yoktur.

Geçmişi bugünden yola çıkarak tahmin anlamaya çalışmak, tarih yazımlarında ortaya çıkan mitolojik anlatımların, aşırı yüceltme veya aşırı basitleştirmelerin ayıklanması açısından çok sağlam bir yoldur. Ancak bu yolun da bugün farkına vardığımız başka sorunları olabiliyor. Retrospektif okuma dediğimiz yol yani bugünün bakış açısına fazla bağımlı kalarak geçmişi okuduğumuzda sadece zaman farkından dolayı geçmişte olamayacak bazı şeyleri geçmişe atfetmek gibi durumlara yol açabiliriz.

Her ne ise, tarihi okuduğumuzda kendimizi okuyoruz, tarihi anlattığımızda kendimizi anlatıyoruz derken bütün bu yöntemsel sorunları aştığımızda bile var kalmaya devam eden bir sorundan bahsetmiş oluyoruz. Tarih alanı nesnel bilginin hiçbir zaman temin edilemeyeceği bir alandır. Çünkü bize bir yolla gelmiş olan bilginin çoğaltılması, teyit edilmesi veya yanlışlanması mümkün değildir. Bize gelen bilgi başka bazı haberlerin gelme yollarını da kapatarak geliyordur muhtemelen.

Tam bundan dolayı bazı bilim felsefecileri tarihin bir bilim olmadığını (Karl Popper) söylese de, işin daha doğrusu, tarihin kendine özgü bir bilgi alanı olduğudur.

Tarihin insan hayatında özel bir işlevi vardır ve doğruluğu ne kadar sorgulanabilir olsa da vazgeçilebilir bir bilgi değildir. İnsanlar arasındaki siyasi veya kültürel ihtilaflara paralel olarak tarihsel ihtilaflar da kaçınılmazdır ve bu konuda hiçbir Allah kulu hiçbir zaman işin doğrusunu bilip söyleyemeyecektir. O yüzden Kur”an”ı Kerim”de tarih bilgisi neredeyse bir gayb bilgisi olarak nitelenmiştir ve Allah”ın bu konuda verdiği bilgiden başka tarihle ilgili ihtilaflı konularda işin doğrusunun bilinemeyeceği ifade edilmiştir. Onun yerine tarihten asıl çıkarılması gereken derse odaklanılması tavsiye edilmiştir.

Özellikle geçmişte yaşamış olan şahsiyetler hakkında bugün devam eden ihtilaflardan, tartışmalardan men eden bir yaklaşımın üzerinde durup düşünmek gerekiyor. İskender Pala”nın Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail karşılaşmasını konu alan Şah ve Sultan isimli tarihi romanının epigrafı olarak aldığı “Onlar bir ümmetti, geldi geçti, onların kazandıkları kendilerinin sizin kazandığınız sizin; onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz!” (Bakara: 134) ayetinin hikmeti üzerinde yeterince durulsa tarih bizim için kuşkusuz çok daha sağlıklı bir bilgi alanı olur.

Bu ayetin ışığında şu sorularla yüzleşme fırsatımız olur belki: Geçmişte yaşanmış kavgalarda kendimize bir taraf seçerek o tarafın davasını bugün ne kadar sürdürebiliriz? Kendi aralarında halledilmemiş bir dosyayı bugün açarak meselelerini halledebileceğimizi mi sanıyoruz? Galiba öyle. Ama yapabilir miyiz bunu? Elbette ki hayır”

Bunun üzerinden yapacağımız tek şey ya bizimle hiçbir ilgisi kalmamış olan bir kan davası saçmalığını sürdürmek olur veya bu tarihsel şahsiyetler üzerinden birbirimizi yiyip bitirmek olur.

Geçmişte yaşamak, geçmişte yaşadığını zannetmektir sadece.

Geçen geçmiştir aslında ve tekrar geri döndürülemez ama bunu güçlü bir tutkuyla arzu ettiğimizde bir saplantının içinde yuvarlanmış oluruz. O saplantının en tipik örneği siyonizmdir. Siyonizm yaşanmış binlerce yılın yarattığı bütün farkı yok sayarak geçmişte varsayılan bütün hesapları bugüne taşımanın adıdır. Oysa ne bugünün insanları binlerce sene öncesinin insanlarıdır ne de bu seferi gerçekleştirmek isteyenler aynı insanlardır. Tarihe takılıp kalmak bugünün gerçeklerinden, dolayısıyla sorumluluklarından koparır insanı kaçınılmaz olarak ırkçı yapar.

Tarih bilinci, bize teklif edilen bir tarih hikâyesine inanmak, sözümona “tarihsel sorumluluk” adına dolduruşa getirildiğimiz bazı ideolojik misyonlara koşmak değil her şeyden önce tarihin muhtemel zararlı kullanımlarının farkında olmak, bu kullanımlara karşı uyanık olmak anlamına gelir.

Tarih bilgisi insanın bizatihi kendisi hakkındaki bilgidir. Bu bilginin doğası hakkındaki bilinç insanın kendisi hakkındaki bilincinin de ifadesidir.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: