Prof. Dr. Yasin AKTAY

Tamamen duygusal analizler

Türkiye”nin İran, Filistin ve İsrail konusunda takip etmekte olduğu siyaset üzerinden bir eksen kayması tespit etmek mümkün müdür? Bu soru bir süredir hem batılı medyada hem de Türkiye”de ciddiye alınan ve tartışılan bir soru. Bu soru tartışıla durulsun; bu soru etrafında oluşan görüş ayrılıklarında belirleyici olan somut veriler midir yoksa aynı verilerden yola çıkılarak farklı görüşler mi oluşuyor? Kuşkusuz ne kadar herkes verilere dayanarak konuştuğunu iddia ediyorsa da aynı verilerin farklı insanlarda farklı duyguları, örneğin kimini korku ve endişeye sevk ederken kimilerinin de heyecanlarını harekete geçiriyor olduğu görülüyor.

Türkiye 12 BM Güvenlik Konseyi”nin “evet” dediği bir tasarıya, tasarının içeriği ne olursa olsun “hayır” demişse, bu onun neden uluslar arası toplumun dışına çıkmasının işareti sayılsın ki? “Hayır” oyu konseyin oylama seçeneklerinin dışında bir seçenek değil ki. Aslında Türkiye”nin “hayır” demiş olması bir açıdan BM”in demokratik meşruiyetini temin eden, onu bir bakıma restore eden bir fırsat olarak bile değerlendirilebilir. Çünkü Konsey”in diğer üyelerinin, üstelik Çin ve Rusya gibi daimi üyelerin bir şekilde ABD tarafından belli şartlarda ikna edilerek inanmadıkları veya aslında durumlarıyla tutarlı olmayan bir oyu vermeye zorlandıkları bir yerde Türkiye ve Brezilya”dan iki “hayır” oyunun çıkmış olması buradaki demokratik işleyişin meşruiyetini kurtarmıştır. Aksi durumda güçlü olanın haksız da olsa sözünün hiçbir itirazla karşılaşamadan geçmesi gibi bir görüntü ortaya çıkarıyor ki, zaten BM Güvenlik konseyinin kurulduğu günden beri en büyük paradoksunu oluşturuyor bu durum.

Türkiye”nin eksen kaymasından söz edenlerin şimdiye kadar AK Parti”yi ABD”nin güdümünde davranıyor olmaktan dolayı eleştirenler arasından çıkıyor olması işin daha traji-komik yanını oluşturuyor tabii. Onları gerçekten ciddiye almaya da değmez ama gerçekten ciddi ciddi dış politika analizi yapanların son oluşan tablo üzerine söylediklerinde açığa vurdukları ilginç varsayımların, sorgulanmadan kabul edilmiş faraziyelerin altını çizmek gerekiyor.

Türkiye”nin bağımsızlığı fikri kulağa ne kadar hoş gelse de bunun fiilen uygulanma fırsatlarının değerlendirilmesi, garip bir korku ve endişeye sevk ediyor. Türkiye”nin bağımsız davranıyor olması çok da alışıldık bir durum değil. Türkiye”ye yakıştırılan şey dış politikasında “bağlı” olduğu eksenin rayından çıkmaması, eksen kabul edilen bu ülkeler Türkiye”den ne istiyorlarsa onu yapması oluyor. Bu eksen bizi nereye götürüyor olursa olsun, buna itiraz etmeden itaat itmek rolü daha çok yakıştırılıyor.

Uluslar arası ilişkilerde bilinen ama geçerliliği sürekli tartışılan teorilerden biri devletlerarasında bir tür hiyerarşik ilişkinin var olduğu düşüncesidir. Bazı ülkelerin bazı ülkelere organik ve hiyerarşik anlamda bağlı olduğu bir dünya soğuk savaş yıllarının çok doğruladığı bir yaklaşımdı. Bugün geçerliliği tartışılıyor çünkü her ülke bir dönemde bir devletle çok iyi hatta bağımlı ilişkiler kursa bile ulus-devlet yapısının tabiatı gereği bir süre sonra kendi başına hareket etme potansiyeline veya eğilimine sahip olur. Ülke yöneticilerinin bu bağımsız hareket etme imkânlarını değerlendirme ihtimali tamamen onların kurdukları iç ve dış dengeleri idare etme tarzları ve tercihleriyle ilgili oluyor. Kuşkusuz, ülkenin kendi maddi ve sosyal zenginlik seviyesi de bağımsız hareket etmesini daha fazla kolaylaştırıyor.

Türkiye”nin bağımsız hareket edebilme potansiyeli aslında zannedildiğinden çok daha fazla mevcuttur. Bu bağımsız duruşa şimdiye kadar kimsenin rağbet etmemiş olması sadece yöneticilerin tembelliğine, risk almayı sevmeyen garantici tutumlarına belki korkaklıklarına veya maalesef angaje oldukları ilişkilere bağlanabilir.

Hem Türkiye”nin bağımsız davranmasına alışık olunmadığı için hem de dünyadaki güç oyunlarının farklı bir düzeye geçmiş olduğu bir türlü fark edilmediği için Türkiye”nin bu davranışları birilerini ürkütüyor. Bütün hesabını AB”e girmek üzerinden yapan bir ülke olmak zorunda değil Türkiye. Bu AB idealinin veya yürüyüşünün terk edilmesini gerektirmiyor. Ama epey uzun süreceğe benziyor olan bu süreci hiçbir şey yapmadan beklememek gibi son derece rasyonel bir iş yapıyor Türkiye. Yeni ve alternatif yolları eş zamanlı olarak yürütmesi, kimse endişelenmesin diğer alanlarda da onu daha kıymetli kılmaktadır.

Türkiye”nin bağımsız davranışlar sergilemesinin başına büyük işler açacağı yönündeki yaklaşımların dış politika analizi makamından ifade edilmesi ayrıca manidardır. Bu tam da nesnel bir dış politika analizinin nasıl olamayacağının tipik bir örneğini oluşturuyor. Sonuçta bu analizlerde de belirleyici olan şey, insanların olaylar karşısındaki duygusal ağırlıklı tutumlarından başkası değil.

Cesaret, girişimcilik, heyecan, korku, kaygı, aşağılık kompleksi, özgüven, insani değerler, bencillik gibi duygusal veya etik unsurların dış politika analizlerini ne kadar belirleyici olduğu üzerinde durmak daha bir heyecan verici oluyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: