Prof. Dr. Yasin AKTAY

Suriye’de “vekaleten” savaştan, “doğrudan” savaşa mı?

Suriye’de “vekaleten” savaştan, “doğrudan” savaşa mı?

Fransa’da gerçekleşen terör saldırılarından sonra Suriye meselesi uluslararası toplumun dikkatini daha fazla çekmeye başladı. Bununla birlikte genel olarak Batılıların ayrıntıya takılıp resmin tamamındaki gerçekliği kaçırdığını söyleyebiliriz.DAEŞ ile mücadelenin Suriye Krizini sona erdirmeyeceği ya da hafifletmeyeceği ortada. Bu çerçevede Türkiye’nin çeşitli düzeylerde yaptığı girişimlerin neticesinde şimdilik yetersiz de olsa Suriye’deki krizin bütününe dönük bir uluslararası perspektifin gelişmeye başladığı söylenebilir.

Fransa tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan karar tasarısının ardından Rusya da Suriye’deki krize dair BM Güvenlik Konseyi’ne bir karar tasarısı sunmuş ancak tasarı BM Güvenlik Konseyi üyelerinin büyük bir kısmı tarafından Esed rejimi ile işbirliği öngördüğü gerekçesiyle reddedilmişti.

Bununla birlikte ilerleyen dönemde Suriye’deki iç savaşı bitirmeye dönük uluslararası diplomasi belirgin biçimde hareketleneceğe benziyor. Dolayısıyla Suriye krizinde son dönemece gelindiği kanaati yaygınlaşmaya başladı. Yine de bu konuda itidalli olmakta, krizin uluslararası bir fay hattı halini aldığını dikkate almakta fayda var.

Taraflar Suriye’de artık vekaleten savaştan doğrudan savaşa geçmiş durumdalar. Rejime karşı muhalefet eylemleri biçiminde başladıktan sonra şiddetin tırmanmasıyla birlikte bir iç savaşa dönüşen Suriye Krizi’nde 2014’ten itibaren taraflar sahaya inmişlerdi. Yani uluslararası veya bölgesel güçler arasında doğrudan temas ihtimalinin söz konusu olabileceği bir döneme girildi.

İran önce Hizbullah eliyle Suriye’deki savaşın seyrine müdahale ettikten sonra Esed güçlerinin geçtiğimiz yıl içerisinde gerilemesini önleyemeyince doğrudan kuvvetlerini Suriye’de kullanmaya başlamıştı. Suriye krizinin taraflarından bir diğeri Rusya ise 2015 yılının ikinci yarısında Suriye içerisinde doğrudan operasyonlar gerçekleştirmeye başlamıştı.

Tüm bunlar dikkate alındığında Suriye’de uluslararası bir çözüm ihtimalinin oldukça ciddi bir çaba gerektirdiği görülüyor. İmkansız değil ancak tarafların mevcut pozisyonlarında ciddi bir esneme olmaksızın oldukça zor. Rusya, Suriye içerisindeki mevzileri Akdeniz’deki denizaltılarından fırlatılan füzelerle vurmaya devam ediyor. Dahası Rus yetkililere dayanılarak yapılan haberlerde Rusya’nın bu hedefleri vururken uzun menzilli füzelerin yanı sıra seyir füzeleri yani cruise füzeleri de kullandığı iddia ediliyor. Rusya’nın Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği bu eylemlerin Suriye Krizi ve DAEŞ sorunundan çok daha öte bir anlam taşıdığı üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yok.

Suriye konusunda akıllardaki en ciddi soru işareti ABD ile Rusya’nın Suriye’nin geleceği konusunda anlaşıp anlaşmadıkları. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Türkiye ile ABD’nin Suriye sınırını temizlemeye başlayacağını açıklamasının ardından Rusya’nın Suriye’deki müdahalesinin Esed rejimini korumaya yönelik değil Suriye devletini korumaya yönelik olduğunu ifade etmesi ve Rusya’nın Suriye’deki operasyonları hakkında mutedil bir yaklaşım benimsemesi bu yöndeki kanaatleri kuvvetlendiriyor. Ancak tüm bunları ABD Başkanı Obama’nın dış politika paradigması olarak beliren ve “smart power” olarak adlandırılan yaklaşım çerçevesinde değerlendirmenin daha doğru bir analiz olacağı söylenebilir.

Smart power” kavramı çok kabaca askerî güç olarak tanımlanabilecek “hard power” ile yine çok kabaca kültür, politik değerler, ekonomik güç öğeleri ile tanımlanabilecek “soft power”ın bir bileşkesi olarak takdim edildi. Ancak Obama yönetimi kavram “telif hakkı sahibi” Joseph Nye’ın anladığından farklı bir biçimde uygulamaya geçirdi. Obama’nın “smart power”a yüklediği anlam da zaten ABD’de muhalif kesimler tarafından “devekuşu doktrini” olarak adlandırıldı.

Smart power‘ın ABD dış politikasında yarattığı salınımlar Suriye konusunda aktörlerin daha radikal salınımlarını beraberinde getirdi. Diğer bir deyişle küresel ve bölgesel güçlerin Suriye ve bölge politikasında geçtiğimiz 5 yıl boyunca dış politikalarının ciddi kırılmalar yaşamasının en önemli sebebinin ABD dış politikasında kararlı bir tavrın belirmemesi olduğu söylenebilir. Yani smart power kavramının kriz alanlarına müdahale konusunda ABD dış politikasında yarattığı belirsizliğin etkisi diğer aktörler tarafından daha net ve sarsıcı biçimde hissediliyor. Neticede oluşan güç boşlukları da DAEŞ ve YPG gibi terörist yapılar tarafından dolduruldu.

HERKESİN DAEŞ’İ KENDİNE

Analiz bu şekilde kurulduğunda DAEŞ’in büyük resmin önüne geçirilmesinin ABD dış politikasını da zaafiyete uğrattığı söylenebilir.
DAEŞ’in sadece Suriye’de değil bölgede çeşitli aktörlere meşruiyet sağlayan bir enstrüman haline dönüştüğü üzerinde daha önce de durmuştuk. Öyle ki son dönemlerde Suriye rejiminin eli kanlı diktatörü Beşar Esed dahi Suriye’den DAEŞ tehdidi silinmeden yönetimden ayrılmayacağını söyledi. DAEŞ’in bu çok fonksiyonlu İsviçre Çakısına benzeyen hali ortaya şöyle bir durum çıkarmış gibi gözüküyor. Aslında Suriye’de her ülkenin bir DAEŞ’i var. Almanya’nın, Fransa’nın, ABD’nin, Rusya’nın, İran’ın, Esed rejiminin ve hatta İsrail’in de birer DAEŞ’i var. Çünkü DAEŞ her kapıyı açan nitelikli bir maymuncuk. Suriye krizini bir bütün olarak ele almayıp sadece DAEŞ’i bir tehdit olarak gösteren her aktörün bir DAEŞ’i olduğu düşünülebilir. DAEŞ’in yarattığı genişlik ise ABD dış politikasının iflasını beraberinde getiriyor.

Suriye’de çözümün DAEŞ’le mücadeleyle aynı kararlılıkta Esed rejiminin bitmesi gerekliliğinde olduğu artık net bir biçimde ve kararlı bir dille ifade edilmeli ve politikalar bu merkezde belirlenmeli. Bunun dışındaki her alternatif idare-i maslahat olacaktır ve sadra şifa netice üretmeyecektir.

 

Suriye’de “vekaleten” savaştan, “doğrudan” savaşa mı?– Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yeni Şafak Gazetesi, 21 Kasım 2015

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: