Prof. Dr. Yasin AKTAY

Suriye’de Türkiye ayarı: Suriye Suriyelilerindir!

Trump’ın ABD askerlerini Suriye’den çekme kararı aslında baştan beri ilan etmiş olduğu kendi siyaseti ile tutarlı bir adımdı. Trump seçim kampanyasından beri ABD’nin Suriye’de veya genel olarak Ortadoğu’da ne işinin olduğunu soruyor ve bu sorusu kendi seçmenlerince makul karşılanıyordu. Ancak Trump’ı bu adımı atmaya bu zamanlamayla ikna ederek ona bu kararı aldıranın Türkiye olduğu çok açık. Bunu bizzat kendisi de ifade etti.


Türkiye uzun süredir Münbiç’teki ABD varlığının veya faaliyetlerinin NATO ortağı olarak Türkiye’yi tehdit eden boyutlarını ısrarla vurguluyordu. ABD’nin Suriye’ye gelirken ilan ettiği gerekçelerle geldikten sonraki faaliyetlerinin alakası kısa sürede tamamen koptu. Suriye’de insani bir trajedi var diye geldi ama gelişiyle birlikte hatta bizzat kendisinin katkıda bulunduğu trajedinin boyutu daha da arttı.

Kendi halkının acımasız katili olan Esad’a karşı insanları korumaktı amaç. Oysa ABD birlikleri geldikten sonra bizzat Esad’ın oluşumuna önemli katkısı olduğu çok açık olan DEAŞ diye bir örgütle mücadele öncelik kazandı.

En iyi ihtimalle ABD, devirmek için geldiği Esad’ın önüne sürdüğü DEAŞ ile oyalanmaya başladı. Kuşkusuz bu senaryo ABD’yi çok saf bir aktör yerine koymayı gerektiriyor ki, durum bu kadar basit değil. Bugün ABD askerinin Münbiç’ten çekilmesiyle birlikte rejim askerlerinin oraya girmeye başladıklarını duyurmakta gecikmemeleri, aralarındaki ilişkinin örtük boyutlarını bize tekrar gösteriyor. Üstelik ABD’nin DEAŞ’la mücadele adına nüfusunun tamamı Araplardan oluşan Münbiç’teki sınırımıza eğitip-silahla donatıp yerleştirdiği YPG-PYD unsurlarının ABD çekildikten sonraki tek mümkün misyonlarının bölgeyi rejime teslim etmekten başka bir şey olmadığı da anlaşılıyor.

PYD-YPG’nin ABD’nin gidişine karşı sığınacak bir liman aramalarına gerek yokmuş. Zaten baştan beri rejimle hiçbir sorunları olmadı. Rejimin katliamlarına karşı Suriye halkının yanında yer almak, Suriye halkıyla bir dayanışma sergilemek yerine rejimin bekası için oldukça stratejik konumlar aldı.

YPG-PYD’nin tek başına varlığı elbette bulunduğu yerlerde rejimi korumaya yetmezdi. ABD’nin DEAŞ’la mücadele bahanesiyle PYD’ye verdiği destek aslında bu açıdan rejime verilen destek yerine geçmiş oldu. Şimdi ABD’nin aradan çıkmasıyla birlikte rejim-PYD ittifakının gerek Münbiç’te gerek Suriye’nin diğer taraflarında kendilerine özgü danslarını sergileyeceklerini bekleyebiliriz. Şimdilik bu dansın bayrak dikme-indirme faslını izliyoruz.

Açık olan gerçek şu ki, Türkiye şimdiye kadar ne diplomatik dille ne de Rusya ile S400 anlaşmaları veya Soçi ve Astana süreçleriyle anlatamadığı ciddiyetini Suriye sınırına dayanan tanklarıyla ikna edici bir biçimde anlatmış oldu. Türkiye Suriye’de bir oldu bittiye seyirci kalmayacağını, daha önceki Fırat kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarındaki performansını hatırlatarak iyice anlatmış oldu.

Şimdi herkes hesabını ona göre yapıyor, herkes ona göre yeni bir mevzi almaya başlıyor. Tabi kimsenin Türkiye’nin ortaya koyduğu yeni vizyona teslim olacağı beklenemez. Belirleyici hamleyi yapan Türkiye olsa da herkes bu süreçte kendi kazanımlarını ya korumaya veya Türkiye’nin hamlesini boşa çıkarmaya çalışacaktır.

Bu çerçevede Suriye’nin Münbiç’e apar topar girip bayrak dikme telaşı anlaşılabilir bir durum. Ama bir gerçekçiliği veya gerçekliği olmadığı da anlaşılıyor. Esad’ın Münbiç’e girmeyişinin sebebi orada PYD veya ABD askerleri olduğundan değil orayı yönetemeyecek hale gelmiş olmasıydı zaten. Şimdi anlaşılıyor ki, hem ABD’nin hem PYD’nin oradaki varlığı kendisine vekalet imiş. Ama bu durum artık sürdürülemez. Bugünkü haliyle de ülkenin bir çok noktasını olduğu gibi burayı da kendi imkanlarıyla yönetemeyecek, çünkü Münbiç halkı Esad’ı reddediyor. Esed’i Münbiç halkıyla başbaşa bırakmak da göze alınamayacak derecede tehlikeli, çünkü Esed’in kendi halkına neler yapabildiğini sekiz yıl içinde herkes yeterince görmüş oldu.

Türkiye’ninse baştan itibaren çizgisi belli. Suriye’nin toprağında gözü yok ve Türkiye’de mülteci bulunan 4 milyon, başka ülkelerde de yine mülteci 4 milyon Suriyelinin kendi ülkelerine dönebilecek ortamı oluşturmaktan başka bir gayesi yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan böyle bir anda bile bu amacı deklare etmekten geri durmuyor.

Baştan beri hem Soçi’de hem de Astana’da ittifak edilen en önemli husus Suriye’nin Suriyelilere ait olduğudur ve bu tezde ısrar etmek Türkiye’ye herkesten daha fazla haklılığın gücünü sağlıyor. Türkiye bütün yabancı unsurların Suriye’den çekilmesi ve Suriye’nin bütünlüğünün temin edilmesi ve Suriye’deki Arap, Kürt, Türkmen, Ermeni, Alevi, Sünni, Hıristiyan bütün unsurların hukukunun sonuna kadar gözetildiği bir anayasal formülün tesisi iddiasında.

Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bu formülün hayata geçirilmesine Türkiye’den başka kimsenin ne gücü ne konumu izin veriyor. Çünkü Türkiye diğer aktörlere nazaran Suriye içindeki unsurlar arasında tarafsızlığını koruyabilen, temel önceliği insan hakları ve insani siyaset olan tek ülke oldu. Bu konumu ona Suriye’deki çözümün anahtarı olma imkanı tanıyor. O yüzden önümüzdeki günlerde Suriye’deki bütün gelişmelerin merkezinde olması mukadder.

Suriye’deki krizin başından beri, ortaya çıkan insani durumun çözümüne dair hiçbir katkı sunmayan hatta krizi hep daha da derinleştirmekle uğraşan Arap Birliği’nin. çözüm yolunda ilerleme kaydedildiği bu günlerde Suriye rejimini meşrulaştırıcı adımlar atmaya başlaması da dikkatle izleniyor.

BAE, Mısır ve Bahreyn’in 7 yıldan sonra tekrar Şam’da büyükelçiliklerini açma kararları bir yerlerde pişirilmeye çalışılan yeni bir oyunun adımları. Pişmiş aşa su katar gibi hamleler. Bu adımların kulağa hiç hoş gelmiyor olması, kulağa gelenlerinse hiç de hayra yorumlanamaması ne kadar acı.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: