Prof. Dr. Yasin AKTAY

Söver gibi…

Sivil darbe, tek parti diktatörlüğü, mahalle baskısı, sivil faşizm, sivil vesayet…. Bu kavramların hiçbirisi mevcut bir durumu anlaşılır kılmak için üretilmiş kavramlar değil. Bir tartışmaya verilmiş denk bir cevap değil, birer laf atma, sövme gibi. Bu kavramları kullanarak bir argüman üretmenin bir yolu yok. Kavramlar zaten birilerini aşağılamak, haddini bildirmek, duygularını kusabilmek üzere kullanılan ifadeler. Oysa faşizm kavramı soğukkanlılıkla irdelenmesi gereken ve güçlü sosyolojik analizlere konu olması gereken bir kavram, ama bu kavram Türkiye”de ne yazık ki hiçbir zaman doğru dürüst bir analizin konusu olmamış aksine birilerinin birilerine hakaret etmek için kullandığı bir sövgü sözcüğü olarak kullanılmıştır.

İşin bu raddeye gelmiş olduğu durumda kimsenin kimseye anlatacak, kimsenin kimsenden dinleyecek bir sözü de kalmamıştır demek.

Kuşkusuz üzücü bir durumdur bu. Türkiye aylarca mahalle baskısını tartıştı. Normal şartlar altında hayli verimli olabilecek bir tartışmada kullanılan kavramlar karşı tribüne atılan taciz lafları gibi görüldü. Bu laflar ne niyetle atıldıysa karşı tribünde de o niyete uygun olarak karşılandı. Anlaşmayı temin edecek hiçbir katkısı olmadı. Yoksa yüzbinlerce başörtülü kadın hâlâ okullara gidemiyorken, iş hayatına katılamıyorken, eşi başörtülü diye insanların belli makamlara tayin edilmemesi hâlen sanki olağan ve haklı bir ayırımcılık gibi karşılanabiliyorken zorlama bir iki hikayeye kulak kesilerek oradan muhafazakarların laik yaşam tarzına sahip insanlara baskısını gündeme getirmenin “karşı tribüne” sövmekten bir farkı yoktu. Bu düzen sanki yargı sistemine, vesayet noktalarına, askeri istihkam noktalarına sirayet etmiş ve etkisi hiç yok olmayan bir derin yapılanmanın eseri değilmiş gibi. Oysa Şerif Mardin”in ilk kullanımında da mahalle baskısı farklı yaşam tarzlarının birbirine baskısı değil, genellikle aynı yaşam tarzına sahip, aynı referans grubuna ait insanların birbirleri üzerindeki baskısı olarak verimli bir tartışma olabilirdi.

Bugün Ergenekon davası dolayısıyla insanların yargılanmasından bir sivil diktatörlük veya sivil faşizm gibi bahislere yol bulabilenlerin tavrı gerçekten insan aklına küfretmekten farksız. Baskısından bahsettikleri iktidara karşı en sert muhalefeti sergilemekten geri durmuyorlar. Buna karşı en çok karşılaştıkları baskı bunun ne yaman çelişki olduğu sorusu oluyor. Öyle de olmalı. Daha fazlasını kimsenin arzu ettiği yok, ama bu kadarlık bir eleştiriye bile tahammül etmemeleri, işi hemen bir “seninki benden kara” atışmasına çekmeleri durumun gerçekten vahim olduğunu gösteriyor.

Ergenekon davasındaki yargılama usullerine dair eleştirilere hak da verilebilir. Bu davada hiç yanlış yapılmıyor olduğunu söylemek mümkün değil. Ergenekon kavramının kendisinin giderek diğer tüm sözcükler gibi bir durum tespitinden ziyade bir “sövgü” kelimesine dönüşme durumu da olabilir ve bu da ayrıca eleştirilebilir, ama Allah aşkına o noktaya gelinceye kadar önce bir Ergenekon adına ortaya konulan entrikaların, cinayetlerin, somut suç teşekküllerinin bir hesabının görülmesi gerekmez mi?

Daha dava devam etmekteyken örgütün dışarıdaki uzantılarının ortaya çıkan niyet ve arzuları bile insanım diyenin vicdanını sızlatmaya yetiyor. Masum insanları suçlu gibi gösterecek entrikaları tasarlıyor oldukları ıslak imzalarla kanıtlanmış olanlara karşı yapılan takibat esnasında akla ilk gelmesi gereken sivillerin baskısı mı olmalı? Bütün ülkeyi bir kafese sokmaya çalışanları, fantezileriyle baş başa mı bırakmak gerekiyor? Öyle şey olur mu?

Bülent Arınç”a suikast soruşturmasının ciddiye alınabilmesi için bu suikastin gerçekleşmiş olması mı gerekiyordu? Hrant Dink”in öldürülmesinde ellerine geçen istihbaratı yeterince ciddiye almadıkları için haklı olarak az eleştirilmedi emniyet yetkilileri. Bir devlet büyüğüne karşı istihbaratı ciddiye alıp bunun peşinden gidiliyor olması üzerinde bu kadar baskı yapıldığında kime hizmet edilmiş oluyor?

Esasen Ergenekon”dan tutuklu olanları başka davalarda sanıklara yapılan uygulamalarla karşılaştırıldığında belki de kimsenin savunmasına bile gerek yok. Çünkü hiçbir davada sanıkların hakları bu kadar çok gözetilmiyor, yargılama usullerine bu kadar ihtimamla riayet edilmiyor. Bundan fazlası Ergenekoncuların yargılandıkları eylemleri sahiplenmek anlamına geliyor ki, işin asıl vahim tarafı budur.

Bu eylemlerin içinde bütün entrika boyutlarıyla Danıştay cinayeti, Hrant Dink cinayeti, Güneydoğu”daki binlerce faili meçhul cinayet, kafes eylem planları, yere gömülmüş küçük çaplı bir orduyu donatacak silahlar ve bir sürü kirli-karanlık ilişki ağı var. Bu eylemler tabii ki yargıda, tabii ki bunların suçu mahkemece henüz kararlaştırılmış değil, ama bir karakol jargonunda çok veciz bir biçimde ifade edildiği gibi “bunlar da cami avlusundan toplanmadı ki be birader!”

Burada hüküm giymemiş olanların masumiyet karinesine sığınmak için bile biraz fazla pişkin olmak gerekiyor.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: