Prof. Dr. Yasin AKTAY

Soğuk Savaş mı dediniz?

Rusya’nın Suriye’de geliştirdiği politikalar ve küresel ölçekte Soğuk Savaş sonrasında yeniden kazandığı pozisyon üzerine yazılarım dolayısıyla sevgili dostum Erol Göka, herkesin zihnindeki bir soruyu yöneltti: Yeniden Soğuk Savaş mı?

Aslında son yayınlanan yazımda da uluslararası sistemin genel görünümünün gitgide 19. Yüzyıl dünyasının görünümüne benzemeye başladığından Sykes-Picot örneği üzerinden bahsetmeye çalışmıştım. Bugün bunu biraz daha ayrıntılandıralım.
Soğuk Savaş terimini tarihte ilk defa ortaya atan yaşadığı dönemdeki Hıristiyan-Müslüman çatışmasını kaleme alan 14.yy İspanyol yazarı Don Juan Manuel’dir. Algeciras’ın 1344’te Araplardan alınması için yapılan sefere katılmış olan Juan Manuel Kastilya Kraliyet ailesinin bir mensubudur ve Soğuk Savaş ibaresi bilge bir Hıristiyanın, Müslüman düşmana karşı savaşın nasıl yürütüleceği konusunda genç bir prense önerilerde bulunduğu bir diyalogda geçmektedir. Sıcak çatışmaya dönüşmeyen düşmanlıklar için kavramı kullanan Juan Manuel Soğuk ve Sıcak Savaşların birçok şeyin yanı sıra birbirlerinden sona eriş biçimleriyle de ayrıştıklarını iddia etmektedir. Juan Manuel’e göre son derece çetin ve sıcak olan savaş ya ölümle ya barışla sonuçlanırken soğuk savaş taraflara ne barış getirmekte ne de onur kazandırmaktadır. 20.yüzyılda tecrübe edilen Soğuk Savaş da bir ölçüde kavramın bu sıcak çatışmaya dönüşmeyen anlamıyla biçimlenmiştir.

19.yüzyıldaki uluslararası sistem uluslararası ilişkiler araştırmacıları tarafından Güç Dengesi Sistemi olarak adlandırılmaktadır. Sistem içerisinde Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Fransa, Prusya (ulusal birlik sağlandıktan sonra Almanya) gibi uluslararası sistemi etkileyebilen dört büyük devletin yanı sıra dönemin uluslararası ilişkilerini biçimlendirme noktasından tayin edici olmakla birlikte bu gücünü hesapsız biçimde kullanamayan, diğer büyük devletlerin dış politika çıktılarını hesaba katmak mecburiyetinde olan bir İngiltere söz konusudur.

Zaten 19.yy sonlarında Almanya’nın iktisadî göstergeler bakımından İngiltere’yi yakalaması İngiltere’yi de Klasik Güç Dengesi sisteminin bir “görece eşit” aktörü haline getirmiştir. İngiltere’nin hegemon olma vasfını yitirmesi klasik güç dengesi sisteminde bir sarsıntı yaratmıştır. İngiltere’nin sistem içerisindeki konumunun sorgulanmasını beraberinde getiren gelişme Almanya’nın önlenemez yükselişi, Almanya’nın Millî birliğini tesis etmesi sonrasında Avrupa’da şekillenmeye başlayan ittifak anlaşmalarının Birinci Dünya Savaşı’na varması ile neticelenecektir.

İngiltere’nin sistem içerisindeki konumunu ve Avrupa’daki “kıta sisteminin mevcut durumunu” sorgulayan ve meydan okuyan Almanya’ya karşı başlatılan kampanya sonrası İngiltere “yeni bir dünya düzeni” kurmuş, Almanya ile imzalanan Versailles Antlaşması ile Almanya dizginlenmeye çalışılmış ancak bunda başarılı olunamamıştır. Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönem bu sebeple uluslararası ilişkilerde kriz dönemi olarak adlandırılmaktadır.

1929’da patlak veren büyük ekonomik kriz İngiltere’nin hegemonyayı artık taşıyamadığının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Yaşanan II. Dünya Savaşı eksen devletlerinin yenilgisiyle neticelendi ancak Avrupa devletleri iktisaden çökme noktasına gelmişti. Savaş sürerken, Savaş sonrası için iki büyük uluslararası aktör kendisini belli etmeye başladı.

SSCB ve ABD tarafından çeşitli konferanslar vasıtasıyla yeni bir dünya sistemi oluşturuldu. Neticede ortaya iki “süper güç” etrafında kümelenmiş devletlerden oluşan doğu ve batı blokları çıktı. Mevcut uluslararası durum sistem analistleri tarafından “iki kutuplu sistem” olarak adlandırıldı.

İki kutuplu sistemin en belirgin özelliği devletlerin iki blok arasında yoğunlaşmış olmasıdır. İki kutuplu sistemi uluslararası ilişkiler araştırmacısı Morton Kaplan Sıkı İki Kutuplu Sistem ve Gevşek İki Kutuplu Sistem olmak üzere iki grupta incelemiştir. Kaplan’a göre sıkı iki kutuplu sistemde bütün devletler kutuplardan birisine doğru çekilir, blokların dışında kalabilmiş devlet yoktur. Örgütlenmeler de bu şekilde gerçekleşir yani her iki kutuptan da üye kabul edebilen uluslararası örgüt bulunmamaktadır. Böyle bir sistem henüz tecrübe edilmemiştir. Dünya tarihinde tarihsel olarak tecrübe edilen uluslararası sistem “gevşek iki kutuplu sistem”dir.

Gevşek iki kutuplu sistemde bloklardan birisinin diğerine oranla askerî olarak güçlenmesi ihtimalinin belirmesi sistemin istikrarını önemli ölçüde etkileyecek, krizleri beraberinde getirecektir. Bu durum Soğuk Savaş’ın omurgasını oluşturan kavramlardan birisini; ikinci vuruş yeteneği kavramını oluşturmuştur. Kavram gevşek iki kutuplu sistemin nükleer kutuplarının bir saldırı gerçekleşmesinden sonra buna yanıt verebilme kapasitesini geliştirmesidir. Bu saldırı saldırılan ülkenin tüm nükleer silahlarını da yok edebilecek çapta olmalıdır. İkinci vuruş gücüne sahip olan taraf nükleer savaşın galibi olacaktır. Başlamışken bu konuya devam etmemiz gerekecek.

Soğuk Savaş mı dediniz?– Prof. Dr. Yasin AKTAY

Yeni Şafak Gazetesi, 31 Ekim 2015

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: