Prof. Dr. Yasin AKTAY

Siyasette taraflar ve niyetler

Lübnan’a asker göndermeyle ilgili tartışmalarda yine “evetçilik” veya “hayırcılık” gibi dijital bir tabanda ayrışma durumu vaki oldu. Sonuçta kararı bu basit karşıtlık arasındaki oylamanın belirleyecek olması, bunun gayet normal olduğunu söylüyor. Oysa ne Lübnan’a asker gönderme yanlısı olanların kendi aralarındaki niyetleri uyuşuyor ne de karşı çıkanların “Lübnan’da ne işimiz var, elin Arabının güvenlik sorununu çözmek bize mi düştü” diyenler ile, “Türk askerini bir cenderenin ortasına sokmayalım” diyenler ve dahası “Türkiye orada İsrail ve ABD”nin planladığı bir senaryoda figüran olmaktan kurtulamaz. Bu planın da açık hedefi Lübnan halkının en meşru temsilcisi olan Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıdır” endişesiyle hareket edenlerin bir kısmı aynı safta. Yani Hizbullah’ı terörist olarak görenlerle onu bir onurlu mücadele simgesi olarak görenler taban tabana zıt niyetlerle aynı safta oluyorlar.

Öbür tarafta “bölgesel bir güç olmalıyız, bölgedeki etkinliğimizi göstermeliyiz” diyenler ile “bırakınız güç müç olmayı, yanıbaşımızda, doğrudan tarihi ve kültürel bağlarımızın bulunduğu bu bölgede olup bitenlerle istesek de istemesek de doğrudan ilgiliyiz. Hem ateşkes sürecinde oynanan diplomatik rolün kaçınılmaz bir sonucudur barış gücüne katılmak” diyenler aynı safa düşüyor. Bir kısım insan Türkiye’nin Ortadoğu’ya şu veya bu şekilde ilgili olması fikrinin kendisine karşı çıktığı için Lübnan işine soğuk bakıyor. Bir kısmı da Lübnan’a asker göndermeyi Türkiye’yi küçük düşürebilecek gerekçelerle istiyor ve birbirleriyle sonuçta aynı safa düşenler arasında hiçbir niyet ortaklığı yok.

Buna rağmen, Lübnan’a asker gönderip göndermemeyle ilgili tartışmada konuşanların kullandığı mutlakıyetçi üslup, Türkiye’de siyasetin marjlarının ne kadar tekinsiz olduğunu göstermesi açısından son derece manidar. Olayların mahiyetine dair ikinci, hatta üçüncü elden öteye bir bilgiye sahip olmadığı halde her şeyin doğrudan şahidiymiş gibi, hatta neredeyse vahy alıyormuş gibi otoriter bir üslup takınıldığı görülüyor. Bu üslubun Türkiye’nin siyasi bilincini çok zayıflattığında hiç kuşku yok. Her türlü otoriter söylem gibi siyasetin özgür seçeneklerine kast ediyor. Bu üslup siyasal süreç içinde bütün konuları çok kolaylıkla ideolojik bir ifade yoluna indirgemeyi bir şekilde başarıyor. Sağduyunun, aklın ve analizin çalışması gereken yerde, vehimler ve ideolojik ayrıştırmalar çalışmaya başlayınca ne maslahatın ne de milli veya toplumsal yararın bir anlamı kalıyor. Gündemdeki bütün konular ideolojik tarafların çatışma alanına indirgeniyor. Bu alanın tabii ki kendine özgü bir maddi veya sembolik ekonomisi vardır ve bazılarına da bir geçimlik sağlıyordur, ama buna burada girmeyelim.

Tezkere tartışmasında olayın çok önemli bir yönü budur. Karar verecek olanların nasıl bir Türkiye, nasıl bir Ortadoğu ve nihayetinde nasıl bir bağımsızlık tahayyülüne sahip olduklarını da ortaya koymuş olacaklarından kuşku yok. Her ne olursa olsun, kararın ideolojik kamplaşma zemininde tüketilmesine izin vermemek çok önemli.

Önümüzdeki tezkere konusunda olayın giderek kendini bir daha hatırlatan başka bir boyutu da şu ki: İsrail sözüne hiçbir şekilde güvenilerek hesap yapılacak bir taraf değil. Türkiye’yi barış gücüne katılmaya ikna eden sürecin tamamında barış gücünün Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi bir görevinin asla olmayacağı sıkça ifade edildi. Oysa yavaş yavaş ağızlardan başka bir bakla çıkarılmaya başlandı. Barış gücünün konuşlandırılmasında mesafe alındıkça, İsrail Hizbullah’a karşı operasyonlarına devam edeceğini açıkça ilan etmekten geri durmamaya başladı. Herkes Hizbullah’la karşı karşıya gelme ihtimalinden söz ederken, bu durum aslında barış gücünün Lübnan’da çatışabileceği asıl tarafın İsrail olabileceğini gösteriyor. Çünkü zaten uzun zamandır Lübnan’da bulunan sınırlı miktardaki barış gücüyle Hizbullah’ın şu ana kadar zaten ciddi bir sorunu olmamıştır. Demek ki barış gücü bugünkü görev tanımı çerçevesinde kaldığında bile Hizbullah’la değil İsrail’le çatışması gerekecektir.

Ancak her şeye rağmen hem barış gücünün kendi görev tanımına ne kadar bağlı kalabileceği sorunu orta yerde duruyor hem de 1701 sayılı BM kararının 14. ve 15. maddesi, Hizbullah’ın doğrudan silahsızlandırılmasından değilse de taraflara giden silahların denetlenmesinden bahsediyor. Bu ise tabii ki sadece Hizbullah’a giden silahların engellenmesi anlamına geliyor (yoksa İsrail’in aşırı silahlanmasına şimdiye kadar kim ne diyebilmiş?) ve yeni silah yolları tıkanmış Hizbullah’ın elindekileri tüketmesiyle birlikte kendiliğinden silahsızlanması gerçekleşmiş olacaktır.

Bu maddenin süreç içinde Hizbullah’a karşı işletilmesinde Lübnan’daki Türk askeri varlığının bir özerk yorum hakkı veya bir farklı üslup ortaya koyma imkânı olabilecek midir? Bu imkân oluşsa bile Türk tarafı bunu değerlendirme istekliliği sergileyebilecek midir? Bu aşamada sorulacak soru budur.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: