Prof. Dr. Yasin AKTAY

Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi

İslamcılıkla ilgili süregelen tartışmalarda yer verilen “Siyasi iktidarı elde bulundurmak ‘Kültürel İktidar’ üretimi için yeterli değil” düşüncesini nasıl değerlendirmek lazım? Bu gerçekten böyle mi? İslamcılar veya genel anlamda muhafazakarlar kültürel üretimde başarısızlar mı?

Bu değerlendirmeleri kimin hangi ölçütlere göre yapıyor olduğunu iyi değerlendirmek lazım. Bir defa kültür alanı belli bir siyasal veya dinsel ideolojinin iktidar iddiasına hemen cevap verebilen bir alan değil. İslamcıların kültürel üretimleri ve bunun dünyaya hitabı konusunda çok iddialı olduklarını söyleyemeyiz tabi. Ayrıca İslamcıların iktidarı şu anda bir efsaneye dönüşmüş durumda, ama değiller. Bir çok alanda etkili olmaları, hatta yönetiyor olmaları iktidarda oldukları anlamına gelmiyor.

Kaldı ki iktidar kavramına belki çağdaş felsefi yaklaşımlara müracaat ederek başka türlü bakmak gerekiyor. Mesela Ünlü Fransız filozof Michel Foucault’nun bahsettiği iktidar tepeden inme, zorla dayatılabilen bir güç değil. Bilakis iktidara geldiklerini zannedenlerin bile tabi olmak durumunda olduğu daha derin kültürel, zihinsel, söylemsel iktidarlar vardır. Alttan alta işleyen ve tepedekine de sirayet eden bir güç. Bu iktidarları belirleyen süreçler çok farklı ve çok daha temel.

Siz onu da değiştirmek için bazı stratejiler geliştirmeyi arzu edebilirsiniz, ama o kadar kolay değil. Bu alana girdiğinizde iktidar arayışındaki insanın nasıl boş bir şeyin peşinde koştuğunu da görmüş oluyorsunuz. Buradan baktığınızda, imkansız bir hedeftir iktidar, herhangi bir insan, herhangi bir parti veya grup için.

Toplumun kendinden bir gücü vardır aslında ve bu güç kendi kültürünü de üretiyor, o kültür üzerinden kendini ifade ediyor, iktidarını yansıtıyor ve tepedekine de bir şekilde kabul ettiriyor. Belki başta İslamcıların olmak üzere herkesin bu anlamda iktidar kavramı üzerine bir düşünüm ortaya koyması gerekiyordur.

İktidar üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmektir. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin çok iyi ortaya koyduğu gibi “İktidar isteği, arzusu veya iradesi” insanın asli tabiatındandır. Bu iktidarların hepsini yok sayıp sadece kendi iktidarınızı dayatmaya kalkarsanız, zaten hem başaramazsınız hem de ısrar ederseniz başka bir şey çıkar ortaya.

Müslümanlar bu noktada nasıl bir ufka ve hedefe sahip olacaklar, bunu yeterince tartışmış olduklarını sanmıyorum. Ama bu tabloya yine de İslamcıların başarısızlığı başlığı altında bakmayı da gereğinden fazla yüzeysel bulduğumu söylemeliyim. Müslümanlar da veya daha özel bir tabirle İslamcılar da kendi kültürlerini illa ki üretiyorlar ama bu kültürün hegemonya kazanması, İslam’ın çağrısının kabul görmesiyle ilgilidir.

O kadar da iyimser olmamak lazım. Tarihin çok az döneminde İslam bütün ilke ve değerleriyle bütün insanların kalbinde kurulmuştur. Kitleler çoğu zaman günlük hazların, eğlencenin, insanı gaflete sürükleyen ucuz meşgalelerin peşinden gitmeyi tercih ederler. Popüler kültür analizleri siyasal idealler ile fiili gerçeklik arasındaki açığı gösterme konusunda ciddi mesafeler kaydetmiştir bugün.

Bu tür karşılaştırmaları yapanların solun kültürel hegemonyasından bahsettiğini çok sık duyarız. Oysa hegemonik olan sol da değildir. Hazcılıktır. Doğrusu Solun Türkiye’de de dünyanın bir çok yerinde de hazcı bir kültürle çok daha kolay eklemlenebildiği ayrıca kaydedilebilir. Neticede Marx’ın radikal devrim ütopyalarına ulaşma konusunda ortaya konulan fiili çaresizlik solu teoride bir tür kaderciliğe, pratikte ise radikal bir hazcılığa bağlamaktadır.

Hazcılığın bütün ideolojilere karşı dayanıklılığı ve şansı daha fazladır. Bugün Türkiye’de de solun kendini ifade biçimi hiç bir şekilde ne teoriye, ne sınıf kavgasına ne ulusal bağımsızlığa dair bir vurguya, teoriye veya söyleme dayanmıyor. Sol kendini popüler kültür ve hazcı pratikler üzerinden ifade ediyor ve hazları siyasallaştırıyor. Geriye soldan ne kalıyorsa artık.

Hazlara hitap eden kültürel üretimler alanında İslamcıların rekabet etme şansları zaten yok, kendi iddialarıyla müsemma bir solun da yok. Solun hazcılığa müptela oluşu kendisini de bir uyuşturucu müptelası olarak yok ediyor haddi zatında. Hazcılıkla özdeşleşen bir kültürel iktidar yoksunluğundan dolayı duyulacak bir tasa olmamalı, İslamcıların böyle bir iktidara özenmeleri de hiç gerekmiyor.

Buna mukabil, bu paradokslar içinde bile muasır Müslümanların da kendine has bir kültürü oluşuyor, gelişiyor. Bunun olumlu olumsuz, kendi içinde rahatsızlıklara veya memnuniyetlere konu yanları oluyor.

Duyduğumuz rahatsızlıklar, hoşnutsuzluklar, insanların konumlarıyla duruşlarıyla da ilgilidir. Tabi ciddi bir çoğulculuğun da İslamcı toplum içinde oluştuğunun da işareti. Herkes herşeyi aynı şekilde görüp algılamıyor, hissetmiyor.

NOT: Bu konu daha geniş haliyle Yetkin Düşünce Dergisi’nin son sayısındaki mülakatımızda ele alınmaktadır.

Yorum Ekle

TAKİP EDİN

Sosyal Medya hesaplarından Prof. Dr. Yasin AKTAY'ı takip edebilirsiniz: